0
Makaleler | Osmanlı Tarihçileri | Osmanlı Tarih Deyimleri | Osmanlılar | Popüler Konular | Olaylar| Osmanlı Bibliyografyası | Bildiriler
Süreli Yayınlar| Arşiv Belgeleri & Rehber | Doktora Tezleri | Mücmel Osmanlı Tarihi


· Ana Sayfa
· Anketler
· Araştır
· Hesabınız
· İletişim
· Konular
· Metin Sürümü
· Tavsiye Et
· Yazı Gönder



Şu an sitede, 30 ziyaretçi ve 0 üye bulunuyor.

Kayıtlı değilsiniz. Buraya tıklayarak ücretsiz kayıt olabilirsiniz.



Oryentalistlerin Gözüyle
31 Mart Fotoğrafları
Çeşitli Vesikalar
Osmanlı Arşivinden
Kisve Bahası Belge
Mulâj-i Ruznamçe
Gazavat-ı Murad
Ahkâm Defteri
Feth-i Estergom
ingilizce haritalar
Türkçe haritalar
Şeriyye Sicilleri
Fermanlar
Ermeni Vahşeti
Topkapı Sarayı
Surnâme-i Vehbi
Kıyâfet-nâme
Osmanlı Kilimleri
Osmanlı Nakışı
Osmanlı Vazoları
Osmanlı'da Bağdad











Ottoman History Writing



Nuruosmaniye Kütüphanesinde Bulunan Bazı Kazasker Ruznamçeleri



Europe''s Muslim Capital



Changing Perceptions of the Ottoman Empire: The Early Centuries



Christians, Jews and Muslims in the OttomanEmpire: Lessons for Contemporary Coexistence



Islamızatıon In The Balkans As An Hıstorıographıcal Problem: The Southeast-European Perspectıve



The Guilds Of Jerusalem in Ottoman Period

 
  İSTANBUL İTALYANLARININ YAŞAMA SANATI


İstanbul'un İtalyan karakterli bir kent olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Mesela kubbe teknolojisinin Roma'dan geldiğini, metropol karakterini ilk kez Roma döneminde elde ettiğini... Ya su kemerleri... Ve daha sonra gelen Venedikliler, Floransalılar, Pisalılar, Amalfililer... Ve Ceneviz özerkliği... Galata Kulesi, Podesta, Galata'nın doğurduğu Levantenlik... Ve onlarla birleşen 19. yüzyılın beyin ve beden göçmenleri... Batılılaşma ile başlayan o levantinik dünya kenti olgusu... Ve bunun hemen her alandaki İtalyan öncüleri. Bu öncülerin torunları, uzantıları... Bizans - Osmanlı izleri taşıyan insanlar... İstanbul İtalyanlığı kent tarihinde 9. yüzyıldan beri varlığını gösteren bir unsur. Ama öyle bir unsur ki, hiçbir zaman durgunlaşmamış, erimemiş, ölmemiş, bilakis her dönemde yeni unsurlarla zenginleşip canlılık kazanmış bir unsur.Günümüzde İtalyanlar çok azalmalarına rağmen, özellikle İstanbul mimarisinde kalıcı izler bırakmışlar ve İtalyan yaşamasanatı İstanbul'a yansımış durumda.

Bizans'ı kent haline sokan Romalılardır. Romalılar Bizans'a çok şey kazandırmışlardır. Ayasofya'nın özünde Roma teknolojisi yatar. Kubbe teknolojisi Romalıdır. Ayrıca Ayasofya'da 300 yıl önce yapılmış Valens Kemeri de Romalılar'ın eseridir, diyor Mimar Mete Göktuğ ve "Bizans'ın su meselesini Romalılar çözdü. Yüzyıllarca Osmanlı ve Bizans Romalılar'ın oluşturduğu su ile yaşadı. Yıkandı, abdest aldı, yemek yaptı," diye devam ediyor.
Ceneviz İtalyanları Galata'ya yerleştiklerinde, Ayasofya ve Valens Kemeri idi Konstantinopolis'in kent imgeleri. İtalyanlar Galata Kulesini karşı bir imge olarak yaptılar.
Ortaçağ'da Cenova ve Venedik gibi tüccar cumhuriyetlerin uyruğu tüccarlar Akdeniz'de yerleşmiş, İtalyan kültür ve dili zaten buralara girmişti. Ve birçok liman kentlerinde Cenovalı ve Amalfi'den gelen Venedikli ailelere rastlanıyordu. Prof. İlber Ortaylı İtalyan insanını bir bakıma "şark kültürüne mensup garplı" sayıyor. Ortaylı bunların hiçbir zaman 19. yüzyıldaki İngiliz ve Fransız kolonlar gibi olmadıklarını, bulundukları çevre ile kaynaştıklarını ve aynı denizin insanları olup aynı kültürü paylaştıklarını söylüyor.
Siyasal Bilimler profesörü Aldo Baldini de Birinci Dünya Savaşı sonunda Güney Anadolu'daki İtalyan işgalinde hiç bir önemli çatışma ve olayın olmadığı şeklindeki söylentileri doğrulamıyor değil. Aynı zamanda Casa d'Italia ikinci başkanı ve milli binici olan Baldini, formel ve kısa sürmüş olan İtalyan işgalinde bile ilişkilerin iyi olduğunu söylüyor. İstanbul Maçka doğumlu Prof. Baldini Türk İtalyan ilişkileri konusunda adeta uzman. Roma Üniversitesi Siyasal Bilimler bölümü mezunu Baldini'nin doktora tezi "1917-1924 yıllarında Türk milliyetçiliği ve İtalyan - Türk ilişkileri" Tezi hazırladığı yetmişli yıllarda ise hocası büyük İtalyan siyaset adamı Prof. Aldo Moro. Aynı zamanda ünlü "Tarihsel uzlaşma" fikrinin de babası olan Prof. Moro, Baldini'nin tezini kitap halinde yayımlamasını önermiş o zamanlar.
Aldo Baldini'nin ailesi yüz küsur yıl önce Udine Trieste arasında yer alan Palmanova'dan gelip Beyoğlu Postacılar Sokağı'na yerleşmiş. Büyük dede Guisto Jogna tanınmış bir makine tamir ve inşa şirketinin başı. Baldini'nin babası Umberto Baldini de uzun yıllar Societa Italiana di Beneficenza'nın yani İtalyan Yardımlaşma Derneği'nin başkanlığını yapmış bir kişilik.

ESKİ VENEDİKLİ, CENOVALI AİLELER
İstanbul fethedildiğinde buradaki Cenovalı ve Venedikli koloni yerlerinde bırakılıyorlar. Kırım ve Trabzon alındığında buradan da Cenovalı aileler İstanbul'a getirtiliyor. Cenova Zecchino'su Pera'da uzun zaman en iyi para olarak kalıyor ve Cenova Podestası Osmanlı devrinde de işlerliğini Venedik'in varlığını yitirdiği 18. yüzyıl başına kadar sürdürüyor. Podesta binasının Galata Voyvoda Sokak'ta yer aldığını biliyoruz. İstanbul'da Ceneviz dönemlerinden beri yaşayan, bazıları sonradan Fransız, Alman, Avusturya uyruğuna geçmiş tüccar, banker, sefaret dragomanı olan tanınmış aileler var. Örneğin Doria, Novoni, Olivieri, Brutti, Corpi, Chiavari veya Testa, Contarini, Gritti ve Pisani. Bunlar da dragoman aileleri: Marini, Silvestri, Paradi, Orlandiler de Venedikli hanedanlar.
Alphonse Belin'in yazdığı "Historie de la Latinite de Constantinopolis" adlı eser bu aileleri anlatan en iyi kaynak durumunda.
Biz bu bağlamda isminden de anlaşılabileceği gibi Girit kökenli olan Gritti ailesinin biraz üzerinde duralım. Venedik Cumhuriyeti tarihinde önemli bir yere sahip bu aileden Andrea Gritti İstanbul'da buğday ticaretinden zengin oluyor, çok lüks bir hayat yaşıyor ve Yunan asıllı İstanbullu bir kadından dört çocuk sahibi oluyor. Osmanlı - Venedik savaşlarında aracı durumuna gelerek savaşları durdurduğu gibi, Balyozların ikamet sürelerini uzattırmayı da başarıyor. Özellikle Venedik devlet başkanlığına getirilmesiyle birlikte Osmanlı - Venedik ilişkileri altın çağını yaşıyor. Venedik ise Rönesans döneminin zirvesine çıkıyor. Oğlu Alvise (Luigi) Giritti gayrimeşru bir ilişkiden doğmuş olması yüzünden Venedik'te pek barınamıyor ve İstanbul'u benimsiyor. Safran, şarap, altın, gümüş, tuz ve buğday ticareti yaparak servet edinen bu zat, Erdel ve Macaristan'da sürdürdüğü siyasal faaliyetin dışında Osmanlı - Venedik ilişkilerinde de önemli roller üstleniyor. 1531'de Müslüman oluyor ve Erdel Beyliği'ni elde ettiği sırada öldürülüyor. Alvise Gritti'nin babasından kalma Pera'daki konağı muhafaza ettiği gibi, daha da büyüğünü yaptırdığı ve gelen Venedik temsil ailelerini burada misafir ettiği bilinir. Söz konusu konağın bulunduğu yere Begoğlu denmiştir ki, Beyoğlu ismi büyük bir olasılıkla buradan gelmektedir.
Kökenleri eski Cenevizliler'e kadar dayanan bir aile de Corpi'ler oluyor. 1200'lü yıllarda İstanbul'a yerleşen Corpiler'den İgnace Corpi 19. yüzyılda tanınmış bir banker. Tepebaşı Amerikan Elçiliği'nin de ilk sahibi olarak bilinen Corpi daha önceleri siyasette de etkin bir rol oynuyor. İngilizler'in Osmanlı Rus savaşlarında Osmanlı tarafını desteklediği bilinir. Ancak aynı İngilizler'in savaşı da destekledikleri görülüyor. Osmanlılar'a "Paranın yarısını biz veririz, diğer yarısını da bankerlerden alın," demeleri de bunun bir kanıtı. Daha sonra bankerlere olan borcunu ödeyemeyen Osmanlı Devleti, kendisini destekleyen bankerlerden olan Corpi'ye bir arazi veriyor Mora taraflarında. Corpi araziyi almaya gittiğinde "Bu toprak artık Yunanistan'a aittir," diyorlar. Böylece artık Yunan bağımsızlık devriminin patladığını anlıyor tanınmış banker. Bu hikâyeyi Aldo Baldini'den dinliyoruz. Baldini aynı zamanda Corpi'nin yakın akrabası.

GARİBALDİ VE SOCIETA
"İtalyanlar Osmanlı İmparatorluğu'nda bir Latin milleti olarak örgütleniyorlar ve Roma Katolik Kilisesi'ne bağlı diğer Avrupalılar da bu millet grubundan sayılıyor. Bu nedenle de 18. yüzyıl sonuna kadar İtalyanca tüm Katolik Avrupalılar'ın dili durumunda. Bundan sonradır ki Latin milleti denen grup Fransızca kullanmaya başladı," saptamasını yapıyor İlber Ortaylı. Gerçekten de 19. yüzyıl Levantenleri kendilerine özgü demode bir Fransızca kullanıyor. Ancak İtalyanlar kendi dillerini devam ettiriyorlar gene bu dönemde. İtalya'nın her bölgesinden ve her sınıf halktan göçmen İstanbul, İzmir ve İskenderiye gibi kentlere göçmeye başlıyor. İtalya'daki ekonomik kriz ve işsizlik sonucu bu kentlerde şanslarını deneyenler arasında inşaat işçi ve ustaları önemli bir grup. İşte bu koşullarda 1863'te İstanbul'da İtalyan İşçileri Dayanışma Derneği kuruluyor. Adı "La Societa Operia Italiana di Mutuo Soccorso" olan dernek, işçilerin ortak sorunlarına çözüm bulmak amacı ile oluşturuluyor. Dönem İstanbul'da çok sayıda büyük yapıların inşa edildiği dönem. Bugün Beyoğlu İstiklal Caddesi Deva Çıkmazı'nda yer alan ve Türkiye Çalışma Tarihi içinde de adı geçen Societa'nın adı ünlü İtalyan generali ve cumhuriyetçi vatanseveri Guiseppe Garibaldi ile birlikte anılıyor. 1862'deki Roma yenilgisi sonrası İstanbul'a gelip Galtasaray Linardi Sokağı'nda (bugünkü Çiçekçi Sokak) Madam Sauvaigo'nun pansiyonuna yerleşip Fransızca dersler veren Garibaldi, beraberinde Napolili ve Kırmızı Gömleklilerden oluşan bir siyasal sığınmacı grup ile geliyor İstanbul'a. İşte bu grup Societa'yı kuruyor, ilk başkanlığa Garibaldi'yi seçiyor ve Jurnal Sokak'taki ilk binasına yerleşiyor. Garibaldi 1862 yılındaki doğumgününü Galatasaray'da o dönemin ünlü Naum tiyatrosunda kutluyor. Gene onun isteği doğrultusunda Societa'nın Prusya'ya karşı savaşan İtalyan ordusu için 10 bin Frank ve 45 gönüllü gönderdiği de bilinen bir gerçek.
1862'de Garibaldi ile birlikte İstanbul'a gelen Kırmızı Gömlekliler'den bir tanesi de Doktor Gennaro Marchesi. Napoli'de Kardinal Andolfi'nin de yeğeni olan Marchesi dayısının, "Aman bir an önce git buralardan, politik ortam müsait değil, tutuklanacaksın," öğüdü üzerine İstanbul'a geliyor. Aynı zamanda mason olan ve ayrıca güzel sanatlara düşkünlüğüyle de tanınan Marchesi İstanbul'da Beyoğlu'na yerleşiyor. Societa'nın kurucularından biri oluyor. İstanbul'da doktorluğunu sürdüremediği için bir müddet resim hocalığı yapıyor. St. Esprit ve birkaç Rum ve Ermeni kiliselerinde, ayrıca Topkapı, Yıldız saraylarındaki pavyon ve odalarda kendi ekibiyle restorasyon çalışmaları düzenliyor. Beyoğlu'nda tanıştığı Matmazel Guiseppina ile evleniyor ve bu evlilikten doğan Ernesto Marchesi de İda Lepori'nin dedesi oluyor. Bu malumat torun İda Lepori'den.
Bugün Levent'te annesi ile ikamet etmekte olan bayan İda Lepori Cihangir Güneşli Sokak doğumlu. İtalyan Lisesi'ni bitirdikten sonra Roma İktisat Fakültesi'nde iktisat okuyup, Neuchatel'de master yapmış.
Societa Operia'nın başkanlığını bugün Demetrio Monteverde yapıyor. Monteverde çok eski İtalyanlardan sayılmaz. Porta Civita Nova doğumlu ve elli yıllık buralı. Çiçeklerden oluşan bir esans fabrikası kurmak amacıyla Türkiye'ye yerleşmiş bir kimyagerin oğlu. Ancak o zamanlar, yani 40'lı yıllarda imbik alma izni çıkaramadığından bu arzusu gerçekleşmemiş babasının.
Bugün Firüzağa Akarsu Caddesi Kristal Apartmanı'nda oturan Lucia Borcic'in büyük dedesi Constantino Fiorentino Rossi işte bu dönem gelmiş Qasalmonte'den. Mimar olan oğlu Vittorio Rossi Amerikan Konsolosluğu, Haydarpaşa Tren İstasyonu gibi büyük yapıların inşasına katılmış ve Adana'daki Tütün Tekel Binası'nı yapmış. Uzun zaman, gene aynı dönem gelen ve İstanbul'da çok ünlenen mimarlardan Eduardo de Nari ile de çalışan Rossi'nin en önemli yapıtları olarak Galatasaray Hamalbaşı Sokak'ta "Rossi Evleri" olarak adlandırılan ve bir kısmı bugün yıkılmış olan konutları sayabiliriz. Vittorio Rossi bu evlerden birinde kendisi de oturmuş. Rossi'nin Cihangir - Sıraselviler doğumlu torunu Lucia Borcic'in baba tarafı Avusturya kökenli Levanten Fettel ailesinden. Madam Lucia Yeşilköy'de bugün artık var olmayan İtalyan ilkokulu Ivrea'ı bitirip, daha sonra St. Pouchherie ve Sankt Georg'da okumuş. Eşi Emil Borcic de Hırvat kökenli bir Levanten. Karı koca eski Beyoğlu havasını özlemiyor değiller. "Societa Operia'da, Casa d'Italia'da çok hareket vardı," diyorlar ve baloları unutamıyorlar.

EDEBİYATTA İTALYAN UNSURU
Kayıtlara göre, 1885 yılında İstanbul'da 1082 İtalyan yaşıyor iken, 1902'de bu sayı 2662 haneden yapılan tahmine göre 6 - 7 bin kişiye çıkıyor.
Aldo Baldini 1939'lara gelindiğinde İstanbul'da İtalyan sayısının 35 bine vardığını söylüyor.
Giovanni Scognamillo ile İtalyan yazınını konuşuyoruz. Önce Willis Sperco'dan söz ediyor Scognamillo. Sperco gazeteci ve yazar. Fransızca yayımlanan "Beyoğlu" ve "Journal d'Orient" adlı Levanten gazetelerinde yazıyor 30'lu, 40'lı yıllarda. Zaman zaman "İstanbul" gazetesinde de yazdığı oluyor. Atatürk, Mussolini gibi dönemin siyasetçileriyle ilgili biyografik kitaplar da yazan Sperco'nun en tanınmış yapıtı Turing'den çıkan "Beyoğlu Pera iken." Sperco'nun İstanbul ve İstanbul İtalyanları ile ilgili incelemeleri de var. Gilberto Primi de Beyoğlu Gazetesi'nin sahibi o dönem.
Edmondo de Amics de bir başka ünlü yazar ve araştırmacı. Onun da İstanbul isimli bir kitabı var. Amics buradaki İtalyanlar'ı beğenmeyen bir yazar. 1874'de Osmanlı ülkesine gelen yazar buradaki İtalyanlar'ın konuştuğu İtalyanca'yı tuhaf buluyor. "Pera'daki İtalyanlar geldikleri yerin lehçeleri ve mahalli İstanbul dilindeki kelimelerden oluşan bir İtalyanca konuşuyorlar. Birbirlerini anlayabilirler ama bizim İtalyanca'yla anlaşmak zor," diye bir değerlendirme yapıyor.Ayrıca Alphonse Belin'in "Historie de la Latinite de Constantinopolis" kitabı İtalyan ailelerini anlatıyor.
Sinema yazarı Giovanni Scognamillo'ya Türkiye İtalyanları'nın sinema branşında bir temsilcisi olup olmadığını soruyoruz. Scognomillo düşünüyor, "Evet var," diyor. "Ama Mussolini dönemi sinemasıyla özdeşleşmiş bir oyuncu. Adı Osvaldo Valenti, Beyoğlu'nun en eski İtalyan ailesiydi Valentiler. Ve bunlardan biri berberdi. İtalyan kolonisinin favori berberi. Yabancı uyruklu olduğu için kaçak çalışan bir berberdi. Kendisinin İstanbul doğumlu olan oğlu Osvaldo daha çocukken annesini izleyip babasını terketmiş ve Roma'ya yerleşmişti ve zamanla sinema oyuncusu olmuştu. Yani bizim berber Valenti'nin oğlu 1930 - 1940 yıllarında İtalyan sinemasının sayılı oyuncularından biri olmayı başardı ve en iyi rollerini de Alessandro Blasetti'nin filmlerinde buldu. Un avventura di Salvador Rosa (Salvador Rosa'nın Bir Macerası,1940) La corona di ferro (Demir Taç, 1941) gibi. Daha sonra dönemin başka bir oyuncusu olan Luisa Ferida ile bir ikili kurdu ve ateşli bir faşist olduğundan 1945'te sevgilisi ile beraber tutuklanıp kurşuna dizildi."
Günümüzde İstanbul İtalyanı olarak ilk akla gelen kişilik Giovanni Scognamillo oluyor. Oturduğu mahalle de, yaşadığı mekan da en az ismi kadar İtalyan. Scognamillo Postacılar Sokağı ile Tomtom Kaptan Sokağı arasında yer alan Glavani Apartmanı'nda oturuyor.
Eski bir Beyoğlu'lu olarak çeşitli yerlerde oturmuş. Asmalımescit'te, Glavani Sokağı'nda (bugün Kallavi,) Şimdi oturduğu Postacılar Sokağı ise Latin karakterini hâlâ muhafaza ediyor. Bir yanda Fransız Mektebi, Bir yanda Glavani Apartmanı, öbür yanda İspanyol Şapeli. Apartmana adını veren İtalyan zengini Glavani geçen yüzyılda Meşrutiyet Caddesi'nde iki büyük evin sahibi olmuş. Bunlardan biri daha sonra Büyük Londra Oteli (Hotel Angleterre) haline getirilmiş. Londra Oteli'nin yanından başlayarak İstiklal Caddesi'ne çıkan Kallavi Sokak bir dönemin Glavani Sokağı olarak hatırlanıyor.

ANADOLU'DA İTALYANLAR
18. ve 19. yüzyıla baktığımızda yalnız İstanbul ve İzmir'de değil Selanik, Bursa, Edirne, Zonguldak, Kastamonu, Giresun, Trabzon, Halep, Şam, Trablusgarp, İskenderiye, İskenderun, Beyrut gibi üç kıta imparatorluğunun birçok liman şehri İtalyan nüfus barındırır durumda. Bu arada bazı Ortaçağ kolonilerini ve aynı dönemdeki ticaret ilişkilerini de unutmayalım. Bursa'da daha 15. yüzyılda tüccar Floransalılar'ın varlığı söz konusu. Aynı yüzyılın Amasra'sı da bir Ceneviz kolonisi.
Beyoğlu Emir Nevruz Sokak'taki Rejans Lokantası'nın yanında ciltçi dükkanının sahibi Bruno Vidoni, Giresun doğumlu olmakla övünüyor. Babaları mühendis Federico Vidoni Giresun'da belediye işleri yapmış. Vidoni'nin gene mühendis olan dedesi de Yenimahalle - Yeşilköy arasında daha evvelce bulunan demir köprüyü inşa etmiş. Baba Federico 1935'te çıkarılan yabancı uyruklularla ilgili 2007 sayılı kanun yüzünden Türkiye'yi terketmiş. Vidoni ailesi Udine ve Venedik'ten geliyor. 50 yıllık ciltçi Bruno Vidoni Fatin Rüştü'nün ağabeyine, Prof. Fuat Köprülü'ye cilt yapmış bir usta. Çelik Gülersoy, rahmetli Reşit Saffet Atabinen ve rahmetli Sait Duhani de yakın arkadaşları. Burada yaşayan İtalyanların önemli sorunları olmadığını ve genelde mutlu olduklarını öne sürüyor Vidoni, "biz buradakiler, İtalyadakilerden daha insan, daha kozmopolit ve poliglotuz (çok dilli.) Türkçe, Rumca, Fransızca, İngilizce, hepsini konuşuruz. İtalya'dakilerin çoğu bu dilleri bilmez," diyor.
17. yüzyılda bir Venedik kolonisine sahip olduğu bilinen İzmir'de Frenk mahallesi, Punta (Alsancak) Kordelya (Karşıyaka,) Karantina Bornova, Buca ve Urla semtleri İtalyanların ve Levantenlerin iz bıraktığı yerler olarak karşımıza çıkıyor.
Günümüzde Aliberti, Penetti, Petrini, Bragiotti, Mainetti, Aliotti, Tito, Missir gibi aileler de hâlâ İzmir'de yaşıyorlar.
İstanbul İtalyan Ticaret Odası Başkanı, Baron Enrico Aliotti de İzmirli Aliottiler'den geliyor. Floransa kökenli Aliottiler İzmir'e Sakız Adası'ndan göç etmişler. Enrico Aliotti'nin büyük dedesinin babası Antonio Aliotti de Toskana granddüşesinin konsolosu oluyor. Antonio Aliotti bu görevini 1860'a kadar sürdürüyor. Çünkü az bir zaman sonra üniter bir İtalya kurulacaktır. Büyükbaba Enrico Aliotti de tütün, pamuk ve incir ihraç ediyor. Firmasının adı "Aliotti Birederler."
Enrico Aliotti'nin babası İzmir'de kurulan Şark Halı Şirketi'nin de ortaklarından. Esas ismi Oriental Carpet Manifacturers (O.C.M.) olan şirket İzmir'deki halı tüccarlarının birleşmesi sonucu ortaya çıkmış ve zamanında dünya çapında bir müessese haline gelmiş. Babasının bu şirketin temsilcisi olarak Tebriz'e tayin edilmesi sonucu Enrico Aliotti bu şehirde dünyaya gelmiş. Daha sonra da aile İstanbul'a, Beyoğlu'na taşınmış ve Bay Enrico burada Hayriye - Yeniçarşı caddeleri üzerindeki Gianetti Apartmanı'nda (bugün Ferah Apartmanı) büyümüş. Daha sonra da Nuruziya Sokak'ta oturmuşlar. Enrico Aliotti Hayriye Caddesi'ndeki Garibaldi İlkokulu'nda da okumuş.
Esasen İzmir'de üç ayrı Aliotti ailesinin var olduğunu söylüyor Enrico Bey. Biri İzmir merkezli, biri Bucalı, diğeri de Kordelyalı (bugün Karşıyaka) Aliottiler. "Biz Kordelyalıyız" diyor Bay Enrico. Enrico Aliotti ailenin ana kolundan baron olduğu için bu asalet ünvanını sürdürüyor.
İstanbul İtalyan Ticaret Odası Genel Sekreteri de bir İzmir İtalyanı. Adı Claudio Petrini. 1840'lı yıllarda Osmanlı topraklarına gelen Petrini ailesi İzmir Punta'ya yerleşiyorlar. Petriniler Anconalı. Ancona o zamanlar Papato denilen Papalık'a, yani kilise krallığına ait. Claudio Petrini o dönemler yoğun bir İtalyan göçünün varlığından söz ediyor; Amerika'ya gidenlerin avantürye, Osmanlı'ya gelenlerin ise daha yapıcı kişiliklerden oluştuğu. Dedelerinin yerleşmiş olduğu Punta semti (bugünkü Alsancak) İtalyan göçmenlerinin en yoğun olduğu yer o zamanlar. İtalyanlar buralarda daha çok ufak mesleklerde kendilerini gösteriyorlar. Claudio Petrini'nin dedesi İzmir Darağaç'ta oluşturduğu Petrini firması ile deri sanayisini kuruyor. Babasının daha sonra Habeş Harbi'ne katılıp, Habeşistan'da yerleşmesi üzerine Claudio Petrini bu ülkede doğuyor.

TİCARETTE İTALYANLAR
Yeniden İstanbul'a dönelim. Karaköy'de Bankalar Caddesi'ndeyiz. Burada 19. yüzyılda oluşturulan kâgir ticaret ve banka binalarının tümü İtalyanlar'ın elinden çıkma. O dönem İtalyanlar'ın ticaret hayatında yoğun oldukları bu bölgede, bir eski Generali Han var. Burada Levante isimli sigorta şirketini I. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde Rinaldo Levante kurmuş. Adriano Marinovich ise bu sigorta acentasından emekli. Marinovichler, Karadağ'ın Stolivo kentinden İstanbul'a gelmişler. Stolivo o dönem Venedik Cumhuriyeti'nin bir eyaleti olduğundan burada İtalyanca konuşuluyormuş. İstanbul'a Avusturya uyruklu olarak gelen Marinovichler, orta halli bir aile olarak denizcilik malzemesi satmışlar. O zamanlar Beyoğlu - Galata bölgesinde denizcilerin cirit attığı biliniyor.
İstanbul İtalyan Ticaret Odası'nda sekreter olarak çalışan Bruno Morea da günümüzde İstanbul'da kalan İtalyanlar'dan bir genç kuşak temsilcisi. 19. yüzyılda kumaş ticaretinden emekli Torinolu Giovanni Morea'nın torununun oğlu oluyor. Büyükdede Morea İstanbul'a emekli olunca gelmiş.
Guiseppe Mattalon da İstanbul'da aktif. Mattalon ipek ve kumaş ithalatında bir numara, geçen yüzyıl sonunda. İtalyan ticaret Odası da var o dönemler. Fernandez ailesi baharat ihracatı yapıyor. dikiş levazımatı ve tuhafiyede de La Candelalar revaçta, özellikle 1870'lerde.
Antonio Parma'nın acentasına gelince, o hâlâ Meşrutiyet Caddesi Özbek Han'da. Parma ailesi gene geçen yüzyılda çay, içki, gıda ve konserve ithalatında oldukça öne çıkmış bir aile. Buradan bakınca Parma Şirketi 120 yıllık gibi bir şey. Torino vermutu Fernet Branca ve ayrıca makarna ithalatı Parma Şirketi'nin tekelinde o dönem. Parmalar ayrıca Bomonti'de şimdiki Sosyal Sigortalar binasının yerinde Türkiye'nin ilk makarna fabrikasını kurmuşlar. Dede Guiseppe Parma'nın Hamalbaşı Sokak'ta yaptırdığı Parma Apartmanı, Tarlabaşı bölgesinin en güzel apartmanlarından biri olma özelliğini bugün de taşıyor.
Beyoğlu'nda dolaştığınız zaman az da olsa bazı İtalyan kökenli esnafa rastlarsınız. Bir zamanlar Galatasaray Yeniçarşı'da Türkiye'nin ilk kartonpiyercilerinden Salvatore Genovesi'nin dükkânı vardı. Burada oğullları Nikola, Salvo ve Giulio da yardım ederlerdi babalarına.
Tarlabaşı Aynalıçeşme Sokağı'ndaki Pul Kırtasiye isimli dükkânın sahibi Angelo Teresi'nin dedesinin dedesi 1850'lerde Sicilya'nın başkenti Palermo'dan gelmiş Beyoğlu'na gemici olarak. Teresi'nin eşiyle beraber yürüttüğü neredeyse tarihi dükkan tüm Aynalıçeşme sakinlerinin, özellikle öğrencilerin kırtasiye gereksinimlerini en yoğun biçimde karşılayan mekan durumunda. Giogio Casagrande ise Balıkpazarı'nda manav. 50 yıldır götürdüğü dükkanı babadan kalma. Dedesinin babası geçen yüzyıl Cenova'dan gelmiş ve Feriköy'de faytonculuk yapmaya başlamış. Casagrande ailesi o gün bugündür hâlâ Feriköy'de oturuyor. Hayatında hiç İtalya'yı görmemiş olan Bay Giorgio'nun gene aynı işi yapan oğlu Alessandro şu anda Kayseri'de asker, bando bölüğünde.

YEMEK VE RESTORAN KÜLTÜRÜ
Türkiye İtalyanlarında yerli halklardan yani Rumlar, Türkler, Ermenilerden etkilenip dolayısıyla İtalya'dakilerden farklı olarak oluşturulmuş bir kültür saptamak zor. Yemek alanında da aynı şekilde. Beyoğlu'lu olanlar bilir ki meşhur bir rostoları vardır. Pazar günleri yerler. Yanında makarna yaparlar ve etin salçalı sosu ile karıştırırlar. Yanında çok kez Chianti şarabı içilir. Tatlı olarak Panetone'leri ünlüdür. Panetone kuru üzüm, portakal kabuğu ve konyak içeren bir kuru pastadır ve Noel'de çok yenir. Bir de Crudo isimli pişmemiş jambonu sever İtalyanlar. Peki nerelere gidip yemek yerler veya yerlerdi?
Geçmişe bakınca Degüstasyon ilk akla geleni. İstiklal Caddesi'nde Citè de Pera'ya (Çiçek Pasajı) girerken sağda bugün Gold adlı fast food restoranın bulunduğu mekanda yer almış Degüstasyon. 1920'lerden başlayarak 1978'deki Çiçek Pasajı çöküşüne kadar Edmondo Morigi'nin yönetiminde ağırlıklı olarak İtalyan yemekleri sunan lokanta, daha sonra Çiçek Pasajı'nda açılan küçük meyhane ve restoranların tümüne öncülük ediyor. Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Eşref Şefik, Süleyman Nazif, Münir Nurettin Selçuk ve Adnan Menderes'in sık sık uğradığı bu mekânın adına bazı şairlerin şiirlerinde, yazarların romanlarında da rastlıyoruz.
Bugün de İstanbul'un birçok yerinde severek gidilen İtalyan lokantaları var. Ancak geçen ay Yeniköy'deki Avunduk Köşklerinde açılan Mafalda Restoran'ın ayrıcalığı başka. Restoranın sahibi Leonardo Armanlı Guiseppe Carlotti'nin torunu. Guiseppe Carlotti İstanbul'un ilk kanalizasyon kapaklarını inşa eden adam. Guiseppe Carlotti'nin Natalie Carlotti ile birlikte geçen yüzyıl sonunda Şişli'de kurduğu "Karlotti Biraderler" şirketi, D'Apei firmasının yanısıra Türkiye'nin ilk demir döküm şirketlerinden biri. Mafalda Restoran'ın adı Leon Armanlı'nın annesi Mafalda Hanım'dan geliyor. İtalya'dan, Amerika'dan gelen möblelerin havası, duvarda asılmış İzzet Kehribar fotoğrafları ve Pizzacı Fabio ile usta ahçı Sardunya'lı Domenico'nun el hünerleri Mafalda Restoran'ı günümüzün en sevilen İtalyan ristorantesi haline getirmiş.

YAŞAM BİÇİMİ, KÜLTÜR, SANAT
Şarkı söylemesini çok seven İtalyanlar'ın yaşlı kuşağı aralarında buluştukları zaman en çok söyledikeri "Canzone"ler "Canta canta per me", "Santa Lucia," "La donna e mobile", "Adormentar mi cosi" "Dormi dormi" (Benjamin Gigli'nin ünlü şarkısı,) "Mamma," "Volare volare" gibi popüler parçalar.
Müzik alanında çok gerilere gittiğimiz zaman ilk modern bandoyu Donizetti Paşa'nın kurduğunu görüyoruz. Guiseppe Donizetti aynı zamanda Muzıka-i Hümayun'un başında o dönem. Beyoğlu Asmalımescit Sokağı'nda bir konakta oturuyor bu zat.
İlk tiyatro ve opera binasını da 1839'larda eski Venedik'li bir aileden gelen Giustiniani adlı bir şahıs yaptırıyor. "Fransız Tiyatrosu" adını taşıyan bu tiyatronun tarihteki önemi, Osmanlı'da halka açık ilk operet ve müzikli oyunların oynandığı yer oluşu.
Pera'da kurulan bir başka tiyatro da İtalyan cambaz Bosco'nun gene 1940'larda oluşturduğu tiyatro.
Türkiye'de modern nota sistemini kuran da bir İtalyan; Guido da Arezzo.
Naum Tiyatrosu kurulduğunda sanat direktörlüğüne ilk getirilen adam Mösyö Guatelli.
Pera'da o zaman çeşitli İtalyan eğlence kurumları olduğu biliniyor. Bunlar Croissant, Odeon ve Linardi Sokak'taki (bugün Eski Çiçekçi) Concordia.
Rosario Nava da sivil müzik hayatının temelini atan adam, St. Marcello konservatuarında kompozisyon tahsili yapmış ve bilahare müzik yöneticisi olmuş. 1895 yılında ilk kez bir senfonik konçerto besteleyen Nava 15 Mayıs 1901'de Guiseppe Verdi'nin anısına "Konstantinopolis'te Müziğin Tarihi" adlı eseri yayımlatmış. Rosario Nava ayrıca Societa Musicale adını taşıyan ve içinde önemli müzik olaylarının cereyan ettiği müzik kulübünün de yönetimine getirilmiş.
Avukat olan Enrico Furlani'in kızı da aynı dönem bir piyanist. Çeşitli besteleri var. Toccata'sı ünlü. Matmazel Furlani Paris Üniversitesi'nde konser piyanisti olarak çalışmış. Özellikle Trard Salle'da büyük başarıları var. Müzik çevrelerinden olumlu eleştiriler alan "İspanyol Serenadı" ve "Türk Rapsodisi" adlı besteleri İstanbul'da ün kazanmış.
Kemancı Centola'dan bahsetmeden geçmeyelim. Zarif bestelerin sahibi Centola, Maiella'daki St. Pietro Konservatuarı'nda öğrenim görmüş. Berlin'de de master yapan Centola daha sonra Napoli Quartett Topluluğu'nda çalışıyor ve bir turne kapsamında İstanbul'a geliyor. Ve akabinde İstanbul'a yerleşip burada bir müzik okulu açıyor.
Bir de rahip Ciciriello var aynı dönemlerde. Kilise müziğini İstanbul'da ilk başlatan kişi. Ciciriello bir kız korosu kuruyor ve ayrıca da İstanbul Spirito Santo Latin Kilisesi'nde orgcu olarak çalışıyor.
Daha sonraki cumhuriyet dönemlerinde fazla dikkat çekebilecek müzisyene rastlamıyoruz. Yalnız 40'lı ve 50'li yıllarda Park Oteli'nin piyanisti ve Ses Tiyatrosu orkestra şefi Maggi var. Nuruziya Sokak'ta oturan Maggi, dönemin yerli caz, tango şarkıcılarının repertuarlarını yapıp notalarını yazıyor.
60'lı yıllara gelince de başka bir İtalyan olan Taki Cenerini sivriliyor. Cenerini bir akordeon virtüözü. İtalyan uyruklu ve dolayısıyla çalışma hakkı olmayan bir berberin oğlu olan Cenerini daha çok genç yaşlarda gazino çalışmasıyla tecrübe kazanıyor. Çünkü gazinolar o dönem çalışma müsaadesi sormuyorlar. Taki Cenerini asıl yükselişini 50'lerde İstanbul Radyosu'nda, 60'larda da Hilton Oteli'nde yaptığı programlarla gerçekleştiriyor. Taki'ye bu programlarda iki kişilik bir orkestra eşlik ediyor.
80'li yıllarda Türkiye'de ilk olarak feminist içerikli şarkılar yazıp, besteleyip, yorumlayan Maria Rita Epik de İzmir İtalyalarından.
Resim branşına gelince, karşımıza ilk önce Fausto Zonaro, Amadeo Preziosi ve Giovanni Brindesi çıkıyor. Malta doğumlu Preziosi, İstanbul'a 1840'lı yıllarda geliyor ve Meşrutiyet - Tarlabaşı caddeleri arasında kalan Hamalbaşı Sokak'ta Rum kökenli eşi, üç kızı ve oğlu ile birlikte ikamet ediyor. İstanbul ile ilgili yaptığı resim çalışmaları yabancı turistler tarafından gezi hatırası olarak satın alındığı için çoğu Türkiye dışındaki ellerde. Preziosi yapıtlarında kalem, mürekkep ve suluboya kullanıyor.
Masi kentinden 1891'de İstanbul'a gelen Fausto Zonaro ise yapıtlarında kenti betimliyor. Zamanla II. Abdülhamit'in de takdirini kazanan Zonaro, Sultan'dan "Ressam-ı hazret-i Şehriyari" ünvanını alıyor ve kendisine Beşiktaş Akaretler'de bir atölye tahsis ediliyor. İstanbul'da izlenimci bir tarzda çalışmış ve talebeleri olan Mihri Müşvik ve Celile Hanım'ı (Nazım Hikmet'in annesi) önemli ölçüde etkilemiş olan Zonaro'nun oturduğu yer Taksim civarında bir ahşap ev.
Bir de Giovanni Brindesi var. İstanbul'un günlük yaşantısını ve tarihi atmosferini resimleriyle yansıtan İtalyan ressam. 1850'de İstanbul'a geliyor ve 17 yıl Galatasaray Yeniçarşı Sokak'ta ikamet ediyor. Eserlerini Elbisei Atika, Les Anciens Costumes, Musèe des costumes turcs de Constantinople ve Souvenir de Constantinople adlı iki albümde toplayan Brindesi 1856'da yayımlanan birinci albümde II Mahmut dönemi devlet görevlilerinin kıyafetlerini resmediyor. 1860'da çıkan ikinci albümde de İstanbul'un günlük yaşantısı ve eğlencelerini. Bu ikinci albümde Galata Kulesi önünde şekerciler, haremde kadınlar ve halayık, Göksu'da kadınlar, mezarlıkta neyzen gibi konuları tasvir eden 20 renkli gravür yer alıyor. Söz konusu albümün bazı orijinal guaşlarını Topkapı Sarayı Müzesi ve İstanbul Üniversitesi Kitaplığı'nda bulmak olası.
Sanat çevreleri tarafından oldukça başarılı sayılan bu üç ressamın dışında çok aristokratik formlar içeren çini mürekkebi çalışmaları ile sivrilmiş bir Lina Gabuzzi ve ressam Salvatore Valeri'nin de hatırı sayılır.
Sinema alanında Mussolini döneminde sivrilen Osvaldo Valenti'yi, Giovanni Scognamillo'dan dinlemiştik.
İtalyanlar'ın İstanbul'da en etkin oldukları alan hepimiz biliyoruz ki mimari. 1850'lerden sonra yeni kurulan Galata, Karaköy, Beyoğlu, Harbiye, Nişantaşı, Eminönü, Tahtakale gibi semtlerdeki büyük apartmanlar ve bazı özgün yapılar, cami ve kiliseler çoğunlukla İtalyan veya İtalyan kökenli Levanten mimarların elinden çıkma. Bunların en önemlileri Palazzo Corpi (daha sonraki dönemlerde Amerikan Elçiliği,) Prusya Elçilik Binası (bugün Doğan Apartmanı,) Hollanda ve Rusya Konsolosluk binaları (Fossati biraderlerin,) Karaköy Palas, Maçka Palas, eski İtalyan Sefareti, Majik Sineması (bugün Taksim Sahnesi,) (Mongeri,) Saray Sineması (Barborini,) Hanif Han (Perpignani,) İtalyan Hastanesi (Stampa Biraderler,) Botter Apartmanı, Beşiktaş'taki Şeyh Zafir Türbe kitaplık ve çeşmesi, Sultanahmet'te yanan Ticari İlimler Akademisi (D'aronco,) St. Antoine Kilisesi (Mongeri)dir.
Bu mimarlardan en önde gelenleri Raimondo D'aronco, Giulio Mongeri ve İsviçreli İtalyan Guiseppe ve Gaspare biraderler.
Venedik'te Stille Florale'nin seçkin kadrosunda yer alan Udineli Raimondo D'aronco Türkiye'de Art Nouveau akımının öncülerinden. D'aronco söz konusu üslupta en fazla sivrilen mimar olarak İstanbul tarihine geçmiş durumda.
İstanbul doğumlu Giulio Mongeri ulusal mimari üslubunun öncüsü sayılıyor. Türk kültür ortamındaki değişimleri mimari ürüne yansıtıyor. Yapıtlarını üç farklı dönemde ele almak mümkünse bunlar İtalyan etkili seçmeci, Osmanlı canlandırmacı ve modern dönemler. Bu son kategoriye Nişantaşı'ndaki özel malikanesi (bugün Güzelbahçe Kliniği) ve Bursa'daki Çelik Palas Oteli dahil edilebilir.
Fossatiler'e gelince, bunlardan Gaspare Trajano 1836'da Petersburg'da "Saray Mimarı" ünvanını aldıktan sonra Rus Elçiliği'ni yapması için İstanbul'a gönderilmiş. Buradaki kardeşi Guiseppe de dahil olmak üzere geniş bir İtalyan ve yerli sanatçı ekibiyle çalışmış. Reşit Paşa'dan destek almış. Rus Elçiliği'nin getirdiği rezonans sonucu daha sonraları elliyi aşkın projeyle görevlendiriliyor. Böylece İstanbul'un yenilenmesine önemli katkıda bulunuyor. Ayasofya restorasyonu, yanan Naum Tiyatrosu ve Reşitpaşa Sahil Sarayı (bugün Baltalimanı Kemik Hastanesi) önemli yapıtları arasında yer alıyor.
Reşitpaşa Sahil Sarayı ile Boğaziçi'ndeki kâgir saraylar dönemini başlatan Fossati ile İstanbul mimarlığında İtalyan kökenlilerin çoğunlukta olduğu, yabancı ve Levanten mimarların etkin olduğu bir dönem başlıyor. İstanbul'daki diğer önemli mimarlar olarak Eduardo de Nari'yi, İstanbul doğumlu Giorgio Domenico Stampa ve Ercole Stampa biraderleri, Giacomo Leone'yi ve Salvatore Fleri'yi sayabiliriz.
İstanbul'da, özellikle Beyoğlu ve Galata semtlerinde hâlâ birçok sokak, meydan ve pasajlar İtalyan karakteristiğini taşıyor. Bunların içinde Tomtom Kaptan Sokağı, Postacılar Sokağı, Hayriye Caddesi, Faik Paşa Sokağı, Cihangir'deki Aslanyatağı Sokağı ve çevresi, Tünel Pasajı, General Yazgan Sokağı, Sofyalı Sokak, Galata Şahkulu çevresi, Kule Meydanı, Lüleci Hendek Sokağı, Serdar-ı Ekrem Sokak, Voyvoda Sokağı, Aynalıçeşme Caddesi ve Bankalar Caddesi en çarpıcı örnekler.
İtalya başkonsolosu Giulio Tonini'ye soruyoruz. Tüm bu bölgelerin mimarisi, kültürü, yaşam biçimi hakkında bir dokümantasyon yok mu, burada bir sokak, mahalle veya pilot bölge oluşturup, o bölgede İtalyanlar'ın yapmış oldukları binaların prezervasyonu için bir enstitüsyon kurulmuş olabilir mi? Saygıdeğer başkonsolos ile görüşürken tüm bu oluşumların henüz tahakkuk etmemiş olduğunu anlıyoruz. Bazı çalışmaları da yok değil. Örneğin D'aronco yapıtı olan Tarabya'daki İtalyan Konsolosluğu yazlığı restore ediliyor. Galata Voyvoda Sokak'taki Podesta binası da onarımdan geçirilmesi düşünülen projeler arasında yer alıyor.

BİR İTALYAN ECZACI: FAİK PAŞA
Yoksul bir aileden gelen Francesco Della Suda annesinin ölümü üzerine 1826'da İstanbul'a geliyor ve bir yetimhaneye yerleştiriliyor. Bir süre eczanede çırak ve Maltepe Askeri Hastanesi'nde eczacı yardımcısı olarak da çalışan Francesco daha sonra Mekteb-i Tıbbiye'nin eczacı sınıfına giriyor ve asker eczacı olarak mezun oluyor. Kırım Savaşı'nda ordu sağlık kuruluşlarının ilaç ve tıbbi malzeme gereksinimlerini karşılamak için büyük bir gayret sarfediyor. Della Suda ayrıca Londra, Paris, İstanbul uluslararası sergilerine Osmanlı ilaç koleksiyonlarıyla katılarak onur belgeleri ve madalyalar alıyor.
Eczacılık alanında yaptığı hizmetler nedeniyle "Ordu Merkez Eczanesi Müdürü," "Devlet Baş Eczacısı" ve daha 1859'da da "Paşa" ünvanlarını alıyor. Ve Della Suda'ya "Faik Paşa" ismi veriliyor. Ve Cemiyet-i Eczacıyan der Asitane-i Aliyye (Sociéte de Pharmacie de Constantinople) ve Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane (Sociéte Impériale de Médicine de Constnatinople) derneklerinin kurucularından olan Faik Paşa Sociéte de Pharmacie de Paris'in (bugünkü Académie Nationale de Pharmacie) ilk Osmanlı üyesi oluyor. 1849'da Beyoğlu Pera Caddesi (İstiklal Caddesi) üzerinde açtığı Büyük Eczane (Grand Pharmacie Della suda) İstanbul'un ilk eczanelerinden.
İstanbul'un İtalyan karakteristiği en yoğun sokaklarından biri olan Çukurcuma'daki Faik Paşa Sokağı adını bu ünlü eczacıdan almış.

İTALYAN KURUMLARI
İstanbul'da bugün İtalyanlara ait kurumlar olarak İtalyan Kültür Merkezi, Societa Operia Italiana (İtalyan İşçi Yardımlaşma Derneği,) Ospedale Italiano (İtalyan Hastanesi,) İtalyan Lisesi ve İtalyan Kız Orta Okulu ortaya çıkıyor.
İtalyan Kültür Merkezi 1951'den beri faaliyette. Bu tarihten önce İtalyan cemaati "Societa Italiano"yu bir kültür merkezi olarak kullanıyor.Bugün kültür merkezi kütüphanesinde 12 binden fazla kitap var. Bir de turizm bürosuna sahip olan merkezin önemli etkinliği sinema, tiyatro gösterileri, konferanslar ve uzun zamandan beri pek çok kimsenin İtalyanca öğrenmesini sağlayan dil kursları.
Casa d'Italia'da faaliyetlerini sürdüren İtalyan Kültür Merkezi, İtalyan Ticaret Odası, Societa Italiana di Beneficenza (İtalyan Sosyal Yardımlaşma Derneği) gibi diğer kurumlarla da bugün aynı binayı paylaşmakta.
Beyoğlu Tomtom Kaptan Sokağı'nda 1919'dan beri varolan İtalyan Lisesi ilk açıldığı 1888'den beri 3500 öğrenciyi mezun etmiş durumda. Bugün İtalyan Lisesi'nde kız erkek karışık 500 öğrenci okuyor. İtalyan Kız Orta Okulu da 1870 yılında Giannina Macchi tarafından ana, ilk ve orta okul olarak açıldığından beri öğretim yaptığı yer Galatasaray Tornacıbaşı Sokak'ta.
İtalyan Hastanesi'ne (Ospedale Italiano) gelince, bu kurum 1876'da Kral II. Vittorio Emanuele tarafından İstanbullu mimar kardeşler Giorgio Domenico ve Ercole Stampa'ya inşa ettirilmiş olan Tophane Defterdar Yokuşu'ndaki binasında faaliyetini sürdürüyor. 70 yataklı bir tedavi kurumu olarak çalışan hastanede hemşirelik görevi 11 İtayan rahibe tarafından görülmekte.
Çoğunlukla Ermeni, Rum ve Türk doktorlardan oluşan hastanede bugün İtalyan doktora hiç rastlanmıyor. Acil hasta kabul etmeyen hastane el cerrahisi ve mikro cerrahi merkeziyle önem kazanıyor. Kabristan olarak yüzyıl öncesine kadar Tepebaşı Petit Champs de mord Latin Mezarlığı'nı (bugün Tüyap Sergi Sarayı) kullanan İtelevantenler o zamandan beri Feriköy Katolik Mezarlığı'nda gömülüyor. İçinde İstanbul İtalyanları'nın önemli bir bölümünü barındıran bu kabristan eski Tepebaşı Petit Champs'dan da mezarlık taşları bulunuyor.
Yazımızın başında da belirtmiştik, İtalyanlar Akdenizli, şarklı bir karakteri de içinde taşıyan bir topluluk. Biz Avrupalılığı ilk onlarda sevdik. Avrupalılarla aramızdaki köprüyü ilk onlar kurdu. İçimizde bizimle birlikte yaşayan ilk Avrupalı onlardı. İngilizi, Amerikalısı, Fransızı, Almanı gibi kendilerini özel konumlarda görmedi bu insanlar. Doğu Akdeniz İmparatorluğu'nun yerli halklarını egzotik bir tatmin amacıyla kullanmadılar onlar gibi. Misyoner tavırlarına girmediler. Çünkü bizleri anlayabiliyor, algılayabiliyorlardı onların tersine.
Bunlar batılı anlamda çağdaş bir kentleşmeyi amaçlayan mücadelemizi yumuşatmıştır o dönem. Üzerinden geçtiğimiz ipi kolayca bir köprüye çevirmiştir.
Ülkemizde İtalyanca konuşmak veya Türkçe konuşurken İtalyanca kelime kullanmak hiçbir zaman snob'luk sayılmamıştır. Zaten kullandığımız argo kelimelerin önemli bir bölümü İtalyanca'dan gelme değil mi?
Halkımızın gidip karnını doyurduğu yerin adı hep "lokanta" olmuştur, "restoran" değil. İtalyanlar'ın bu topraklarda Levantenliği oluşturabilmesinin kökenini burada aramalıyız.



IN SHORT
Have you ever considered Istanbul as a city of Italian character? Has it occured to you, for example, that the city's dome technology arrived from Rome, that it first acquired its metropolitan identity in the Roman period... and its aqueducts... And then the Venetians arrived, the Florentines, throngs from Pisa and Amalfi... And the ule of the Geneose... The Levantine influence which produced the Galata Tower, Podesta, Galat... And mingling with this, the migration of brains and bodies in the 19th century... The Levantine influence brought the sense of a world city... The grandchildren and descendants of these pioneers... People who carried traces of the Byzantine - Ottoman period... The Italian influence is an element that has shown its presence in the history of Istanbul since the 9th century. But it is an element that has never dulled, diminished or died. It has been enriched and enlivened by new elements from every period. Though Italians have dropped dramatically in number today the Italian art of living is very much mirrored in the city.

Hakkı Sabancalı

Kaynak:the art of living magazine






[ Geri Dön ]

Makaleler

Copyright © Gönderen: Osmanlı Araştırmaları - (5642 okuma)

 
 

Encyclopedia ©

Ziyaretçi İstatistikleri

Açılış Sayfası Yap

Mehmet İPÇİOĞLU tarafından hazırlanan bu site.


3 Temmuz 2001'de aramızdan ayrılan Nejat Göyünç'e İthaf Edilmiştir




Sayfa Üretimi: 0.302 Saniye