0
Makaleler | Osmanlı Tarihçileri | Osmanlı Tarih Deyimleri | Osmanlılar | Popüler Konular | Olaylar| Osmanlı Bibliyografyası | Bildiriler
Süreli Yayınlar| Arşiv Belgeleri & Rehber | Doktora Tezleri | Mücmel Osmanlı Tarihi


· Ana Sayfa
· Anketler
· Araştır
· Hesabınız
· İletişim
· Konular
· Metin Sürümü
· Tavsiye Et
· Yazı Gönder



Şu an sitede, 21 ziyaretçi ve 0 üye bulunuyor.

Kayıtlı değilsiniz. Buraya tıklayarak ücretsiz kayıt olabilirsiniz.



Oryentalistlerin Gözüyle
31 Mart Fotoğrafları
Çeşitli Vesikalar
Osmanlı Arşivinden
Kisve Bahası Belge
Mulâj-i Ruznamçe
Gazavat-ı Murad
Ahkâm Defteri
Feth-i Estergom
ingilizce haritalar
Türkçe haritalar
Şeriyye Sicilleri
Fermanlar
Ermeni Vahşeti
Topkapı Sarayı
Surnâme-i Vehbi
Kıyâfet-nâme
Osmanlı Kilimleri
Osmanlı Nakışı
Osmanlı Vazoları
Osmanlı'da Bağdad











Ottoman History Writing



Nuruosmaniye Kütüphanesinde Bulunan Bazı Kazasker Ruznamçeleri



Europe''s Muslim Capital



Changing Perceptions of the Ottoman Empire: The Early Centuries



Christians, Jews and Muslims in the OttomanEmpire: Lessons for Contemporary Coexistence



Islamızatıon In The Balkans As An Hıstorıographıcal Problem: The Southeast-European Perspectıve



The Guilds Of Jerusalem in Ottoman Period

Osmanlı popüler materyalizmi -Şükrü HANİOĞLU-

Cumhuriyetin kurucu eliti üzerindeki temel etkisini kaba mesajları düzeyinde ve “bilimin tartışılmaz üstünlüğü” ilkesini benimsettirerek gerçekleştiren ve bu nedenle de “akademik” olmanın bir hayli ötesine geçerek günümüze kadar ulaşan siyasal ve toplumsal sonuçlara neden olan son dönem Osmanlı materyalizminin en önemli özelliklerinden birisi, bu düşünce akımının esasen Feuerbach sonrası gelişen “tabiî bilimlere ve tıbbî deneylere dayalı” Alman materyalizminden esinlenmesidir. Popüler inancın aksine Feuerbach temel olarak “din”in değil “teoloji”nin eleştirisini yapıyordu. “Homo homini Deus est,” kabaca “insan insanın tanrısıdır” fikri Feuerbach’ın Das Wesen des Christentums’ta ayrıntılı olarak izah ettiği gibi kuşkusuz “yeni bir felsefeye” duyulan ihtiyacı da ortaya koyuyordu. Feuerbach bu fikri daha sonra Friedrich Strauss’un Neue Glaube (Yeni İnanç)’ı ya da Arnold Dodel’in bilimsel gerçeğin Tanrı haline getirildiği yeni dini benzeri bir aşamaya getirmemekle beraber bu ihtiyacın altını ehemmiyetle çizmişti. Buna karşılık von Humbolt’un Kosmos’u ya da von Liebeg’in Allgemeine Zeitung’da neşrettiği “Chemische Briefe”si ile başlayan “deneysel popüler bilim” esasen “felsefesizliği” temel alıyor ve dolaylı olarak Naturphilosphie’nin yerine felsefesizliğin geçmesini müdafaa ediyordu. Bu tarihten itibaren Nord und Süd, Die Gegenwart, Das Jahrhundert gibi popüler dergiler aracılığıyla kitlelere nakledilen materyalizm “bilimin tartışılmaz ve kıyaslanmaz üstünlüğü” mesajını vererek dini bir hurafeler yığını düzeyine indirmekle kalmayıp felsefeyi de dışlıyordu. Karl Vogt “felsefecilerin” rahiplerden beter olduğu kanaatindeydi. Ludwig Büchner ise “deneysel tabiî bilimlerin ‘gerçeği,’ bu insanî değer yargıları çerçevesinde ne denli güzel ya da çirkin, mantıklı ya da mantıksız görülürse görülsün, bulmak dışında hiçbir amacı olmadığını” savunuyordu.



Büchner bu alanda isimleri hep bir arada anılan üç yazar (Vogt, Moleschott ve Büchner) içinde kuşkusuz en popüler ve en radikal mesajları iletiyordu. “Popüler bilimin popülerleştiricisi” olarak tanımlayabileceğimiz Büchner, satış rekorları kıran kitabı Kraft und Stoff (Madde ve Kuvvet)’ta “Tanrı” inancını yıkmak için gösterilen aşırı gayret dışında bir yeni “din” ya da “felsefe” önermiyordu. Gerek bu kitabının gerekse de diğer eserlerinin temel hedefi olan “inanç–yıkıcılığı”nı temin için Büchner insanın aslında hayvandan farklı olmadığı tezi üzerine yoğunlaşıyordu. Karınca ve diğer canlıların “ahlâk ve hukuk” sahibi olduklarını, bu yaratıkların “askerleri, esirleri, mahkeme binaları” olduğunu ispat etmeye çalışırken Büchner sonunda “karıncayla eş insanların” bilimsel gelişmeyi kavrama dışında bir ihtiyaçları olmadığını düşünüyordu. “Bilim” gerçeğin kendisi olduğu ölçüde insanları ileri bir aşamaya taşıyacaktı. Darwin’in bile kendi nazariyesinin ne denli “atheist” olduğunun farkına varamadığını düşünen Büchner’in Haeckel’in pantheist Tabiat–Tanrısı’na ve Monist (Vahdet–i Mevcûd) felsefesine dahi tahammülü yoktu. Bilim ve deney gerçekliği yansıttıkları ölçüde, yalın; ama “gerçek” bir felsefe işlevini de göreceklerdi. Düşünce, Moleschott’un dediği gibi, “madde”nin hareketi dışında bir şey değilse “fosforun olmadığı yerde” düşünce olamayacaktı ki bu da bize neden ondokuzuncu yüzyılın son yirmi yılında “dimağ”ın işlevleri üzerine, çoğunluğu Charles Letourneau ve Guyo–Daubès’den uyarlanan, çok sayıda eserin Türkçeye tercüme edilerek Alman materyalizminden derin biçimde etkilenen Osmanlı entelektüellerinin başucu kitapları haline geldiğini açıklar. Gene “bilim yayıcı” Alman dergilerinin aşırı popüler Osmanlı kopyeleri olarak tavsif edilebilecek Musavver Cihan benzeri mecmualardaki “Herkes İçün Kimya,” “Tagaddi ve Devam–ı Hayat” dersleriyle yeryüzünün dinozorların yaşadığı dönemlerini gösteren resimler kuşkusuz böylesi bir “bilim” anlayışını vurgulamak amacını taşıyorlardı.

Eserlerini genellikle Fransızca çevirilerinden okuyan Osmanlı entelektüellerine Adnan Adıvar’ın ifadesiyle “fikren en rahat” oldukları dönemleri yaşatan Büchner’in Madde ve Kuvvet’inin bir bölümünü (eserin tamamı daha sonra Ahmed Nebil ve Baha Tevfik Beyler tarafından Türkçeye çevrilecektir) ilk defa Türkçeye çeviren Abdullah Cevdet Bey 1897 tarihinde ilk kez yayınladığı ve daha sonra 1906 ve 1912 yıllarında çeşitli eklerle genişleterek yeniden neşrettiği Fünûn ve Felsefe (son baskı bu başlığa Felsefe Sanihaları ibaresini de eklemiştir) adlı denemesinde bir anlamda Alman bilimsel materyalizmine 1840’lar sonrası egemen olan “felsefesizliğin” doğurduğu sorunların önüne nasıl geçilebileceğini tartışıyordu. Bu eserlerde Büchner’in Nature et Science adlı kitabının felsefeyi eleştiren bir bölümünden yapılan alıntılar Massillon’dan al–Ma`arri ve Arabî’ye, Ahd–i Cedîd’den konuya uygun olduğu düşünülen ehâdis–i şerifeye varan kaynaklardan seçici bir biçimde yapılan nakillerle birleştiriliyor ve bir anlamda “bilimsel” bir ahlâk ve felsefe yaratılmaya çalışılıyordu. Bu çabanın ne ölçüde samimî, ne ölçüde ise “materyalizmi İslâmî bir çerçeve içerisinde sunarak kabulünü kolaylaştırma” amacına matuf olduğunu kestirebilmek zannedildiği kadar kolay değildir. Ancak burada bir felsefe ve ahlâk yaratma arzusunun en azından varlığına işaret etmek gereklidir. Nitekim, Baha Tevfik Bey önderliğinde neşredilen Felsefe Mecmuası da bir yandan Lamarck’ın modası geçmiş nazariyâtını överken öte yandan Haeckel’in Monism’ini savunmaya gerek duyuyordu. Gene benzer bir örnek olarak Osmanlı pozitivizminin lideri Ahmed Rıza Bey siyasî düşmanı II. Abdülhamid’in başlattığı Paris’te cami yaptırılması projesini yıllar sonra “pozitivistler adına” sahiplendiğinde, hiç kuşkusuz, pozitivizmi Osmanlı toplumuna bir “insaniyet dini olarak” sunmayı hedefliyordu. Ahmed Rıza Bey’in Latin Amerika “pozitivist kiliselerinin” taklidi “pozitivist camilerin” yaratılması yolundaki engelleri gereğinden fazla küçümsediğini söylemek yanlış olmaz. Aynı şekilde günümüzde Fünûn ve Felsefe’yi okuyan bir felsefe talebesi bile çabanın amatörlüğünü fark etmekte gecikmez; ama altı çizilmesi gereken husus burada Büchner’in en kaba biçimiyle yansıttığı 1840 sonrası Alman materyalizminin en önemli eksikliğine parmak basılmış olmasıdır. Ne bu felsefe oluşturma ne de aynı çevrelerin “dinsiz mekârim–i ahlâkiye” yaratma çabaları Osmanlı toplumunda dikkate değer bir etki yaratamamışlar, daha doğrusu bu görüşleri popüler düzeyde benimseyen yönetici seçkinler tarafından, temel mesajlar yâni “bilimin tartışılmaz” üstünlüğü ve “dinin toplumsal gelişme önünde bir engel olduğu” tezleri yanında küçük ayrıntılar olarak görülmüşlerdir. Bunları yaratmanın zorluğu “sosyalist ahlâk ve felsefe yaratma” konusunda gösterilen geniş boyutlu çabalara karşın ortaya çıkan fiyaskonun büyüklüğü göz önüne alındığında belki daha iyi anlaşılabilir. Marx ve takipçileri “burjuva materyalizmi” olarak gördükleri bu yaklaşımı söz konusu eksiklikleri nedeniyle kendi “bilimsel” materyalizmlerinden ayırarak kendi sevdikleri bir deyimle “mahkûm” etmişlerdi. Sonrasında ise yukarıda zikrettiğimiz fiyaskoya karşın, Sovyet liderleri önemli gayretler göstermekten geri kalmamışlardı. Lenin, Lange ve Bogdanov’un “bio–sosyoloji” tezlerinin iddia edildiği gibi toplumsal hayata uygulanamayacağı düşünüyordu. Başka bir deyişle Sovyet liderleri olaya, Dostoyevsky’nin Besy adlı eserinin, ikonaları haline getirdiği Vogt, Moleschott ve Büchner resimleri önünde mum yakan, anarşist kahramanından oldukça farklı bir biçimde bakıyorlardı. Ama son dönem Osmanlı ve ilk dönem Cumhuriyet entelektüel mehafilinde etkisi tartışılmayacak Büchner, Vogt, Moleschott materyalizminin, yarım yamalak anlaşılan bir pozitivizm ve sosyal Darwinizm ile karıştırılarak tavşanın suyunun suyu derecesinde popülerleştirilen mesajları bu düşünceleri ilk aktaranların gördüğü temel eksiklikleri yâni “felsefesiz” ve “ahlâkî ilkeleri yeni bilimsel gelişmelerin ortaya koyacağı gerçekler çerçevesinde şekillenecek bir düşünce sistemi olma” hususiyetlerini fazlasıyla ihtiva ediyorlardı. Bunun Sovyetler Birliği’ndeki “Marxist Biyoloji” örneğinde görülen “ideolojiye uydurulan diyalektik bilim”den bir nebze olsun iyi olduğu düşünülebilir; ama yukarıda değindiğimiz eksikliklerin toplumumuzu olumsuz etkilediği düşünülen ve üzerinde oldukça sık durulan “tarihsizlik” olgusu kadar ehemmiyetli olduğu şüphesizdir.



Not:

 

· Daha fazla osmanlı siyasi tarihi
· Haber gönderen mehmetipci


En çok okunan haber: osmanlı siyasi tarihi:
KÖSE MİHAL’İN MEZARI VE HARMANKAYA




Ortalama Puan: 4.35
Toplam Oy: 17


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü






 Yazdırılabilir Sayfa  Yazdırılabilir Sayfa

 Bu Haberi Arkadaşına Gönder  Bu Haberi Arkadaşına Gönder



Ziyaretçi İstatistikleri

Açılış Sayfası Yap

Mehmet İPÇİOĞLU tarafından hazırlanan bu site.


3 Temmuz 2001'de aramızdan ayrılan Nejat Göyünç'e İthaf Edilmiştir




Sayfa Üretimi: 0.191 Saniye