0
Makaleler | Osmanlı Tarihçileri | Osmanlı Tarih Deyimleri | Osmanlılar | Popüler Konular | Olaylar| Osmanlı Bibliyografyası | Bildiriler
Süreli Yayınlar| Arşiv Belgeleri & Rehber | Doktora Tezleri | Mücmel Osmanlı Tarihi


· Ana Sayfa
· Anketler
· Araştır
· Hesabınız
· İletişim
· Konular
· Metin Sürümü
· Tavsiye Et
· Yazı Gönder



Şu an sitede, 39 ziyaretçi ve 0 üye bulunuyor.

Kayıtlı değilsiniz. Buraya tıklayarak ücretsiz kayıt olabilirsiniz.



Oryentalistlerin Gözüyle
31 Mart Fotoğrafları
Çeşitli Vesikalar
Osmanlı Arşivinden
Kisve Bahası Belge
Mulâj-i Ruznamçe
Gazavat-ı Murad
Ahkâm Defteri
Feth-i Estergom
ingilizce haritalar
Türkçe haritalar
Şeriyye Sicilleri
Fermanlar
Ermeni Vahşeti
Topkapı Sarayı
Surnâme-i Vehbi
Kıyâfet-nâme
Osmanlı Kilimleri
Osmanlı Nakışı
Osmanlı Vazoları
Osmanlı'da Bağdad











Ottoman History Writing



Nuruosmaniye Kütüphanesinde Bulunan Bazı Kazasker Ruznamçeleri



Europe''s Muslim Capital



Changing Perceptions of the Ottoman Empire: The Early Centuries



Christians, Jews and Muslims in the OttomanEmpire: Lessons for Contemporary Coexistence



Islamızatıon In The Balkans As An Hıstorıographıcal Problem: The Southeast-European Perspectıve



The Guilds Of Jerusalem in Ottoman Period

OSMANLIDAN CUMHURİYETE TARİH ANLAYIŞINA TESİR EDEN FAKTÖRLER

kemalkocak writes "Yrd. Doç. Dr. Kemal KOÇAK*

Tarih anlayışı, ( tarihi anlama / anlatma biçimi veya anlama gücü ) konusunda benimsenen düşünceler ve inançlar incelenirken, geçmişin tanımlanmasında belirleyici rol oynayan siyasî kültürün göstergesi siyasî iktidarın niteliği göz önünde bulundurulmalıdır. Islâhat, inkılâp, ihtilâl, devrim gibi kavramlarla ifade edilen büyük değişme ve gelişmeler, o ülkede yaşayan bir topluma yeni bir kimlik kazandırır. Böylece, o toplumu tanımlamanın ve tanımın unsurları da değişir. Tarih de değişme ve gelişmelere paralel olarak tamamen veya kısmen değişikliğe uğrar. Tarih anlayışında yeni akımların meydana gelmesi, büyük ölçüde / genellikle siyasî düşünce akımlarına paralel bir gelişme sonucudur. Osmanlı tarih yazıcılığının 15’inci yüzyılın sonunda yükselme göstermesi “ büyük bir imparatorluk kurma sonucu “ ile bağlantılı görülmektedir . 19’uncu yüzyıl Fransız tarih yazıcılığının ana özelliği Fransız İhtilâli’nin yoğun etkisi altında şekillenmesidir. Fransa’da tarih yazımına ilham teşkil eden siyasî düşünce akımları içinde en etkili olanı milliyetçiliktir.



19’uncu yüzyılın başlarından itibaren Herder, Ranke, Michelet, Treitschke ve Croce gibi ünlü tarihçiler, Avrupa ülkelerini ve devletlerini bir çözümleme birimi olarak ele alıp çalışmaya başladılar. Böylece, tarih yazıcılığının tarihi de “ historiografi “ adı altında gelişerek bir disiplin niteliği kazanmıştır. Osmanlı Devleti’nde çağdaş tarih yazıcılığı, 19’uncu yüzyılın sonlarında milliyetçi uyanışlara paralel biçimde gelişmiştir. Millet-devlet aşamasına geçilmesi ile tarih yazıcılığının yeniden başlamasının eş zamanlı olduğu söylenebilir.
İlk çağlardan bugüne kadar tarih yazıcılığında, “ zaman “, “ süreklilik “ ve “sabitlik “ kavramları belirleyici olmuştur. Avrupa ve Osmanlı tarih anlayışlarında, hangi özelliklerin bu kavramlar çerçevesinde benzer / ortak veya farklı olduğunu ortaya koymak gereklidir. Resmî tarih kitaplarına, farklılık ve devamlılıklar yansıtılmıştır. Bu yaklaşımda, Osmanlı tarih anlayışı ile Avrupa’ dan uyarlanan bazı akımlar uzlaştırılmaya çalışılmıştır.
Türk tarih anlayışını özellikle Fransız ve Alman tarihçiliğinde görülen romantik, idealist, pozitivist ve tarihî akımlar etkilemiştir. Alman ve Fransız tarihçiliğinin etkisi “ kendi kaderini tayin hakkı “na dayanan “ ezilen kültür “ anlayışı ile “ hâkimiyet milletindir “ anlayışının birleştiği noktada anlamını bulmuştur. Çünkü, Osmanlı Devleti’nde, devlet yönetimi ile kapitülasyonlar vasıtasıyla Avrupa’nın sömürüsü birlikte yürüyordu. Diğer taraftan Osmanlı Devleti’nin tarihe bakışında, İslâm’ dan kaynaklanan düşünce ve inançlar ile Avrupa’ da dağılan imparatorluklarda milliyetçiliği yorumlayan akımlar da etkili olmuştur.
Milliyetçilikten önceki dönemde Osmanlı tarihi konu bakımından siyasî, yöntem bakımından tasvirci bir özellik göstermekteydi. Tarihin diğer disiplinlerle bir ilişkisi yoktu. Tarih, askerî ve diplomatik alanlardaki ihtiyaçları karşılamak için gerekli görülmekteydi.
Osmanlı tarih yazıcılığında, Avrupa medeniyetinin Osmanlı yöneticilerini etkilemeye başladığı 18’inci yüzyıla kadar İslâmî tarih anlayışı etkilidir. Tarih, olaylar hakkındaki bilginin ( haber ) hikâyesi, aktarılması ve yansımasıdır. Kısacası, tarih, anlatmaya veya aktarmaya değer olayların hikâyesi olarak anlaşılmıştır.
Türk tarih anlayışında, Avrupa tarihçilik akımlarının yanı sıra aynı derecede Osmanlı tarih yazıcılığının meydana getirdiği “ gelenek “, uslûp / tarz ve zihniyet yönünden etkili olmuştur. Bu sebeple Osmanlı tarihçiliğindeki süreklilikleri ve değişiklikleri kısaca gözden geçirmek Cumhuriyet dönemi tarihçiliğinin anlaşılmasında yararlı olacaktır.
Osmanlı tarih yazıcılığında 19’uncu yüzyıla kadar devlet tarihi geleneği hâkim olmuştur. Bu anlayışta, başta padişah, vezirler ve ulema olmak üzere Osmanlı devlet yöneticileri, tarihi yapan ve yazan kişiler olarak Osmanlı Devleti’nin tarih varlığı ile devlet ve iktidar anlayışı, sarayda resmî bir konumu olan Osmanlı tarihçisinin veya vakanüvisinin dünya görüşünün temelini teşkil etmekteydi. Osmanlı tarihçileri, içinde yaşadıkları hükümdarlığın olaylarını yazmakla görevli idiler. Bu yüzden Osmanlı tarihçileri yalnızca 14’üncü yüzyılın hemen öncesini konu olarak alıyorlardı. Böylece, Türklerin Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna fazla bir katkıları olmadığı görüntüsü veriliyordu. Bununla birlikte, “ Osmanlı tarihçilerinin eski Türklerin askerî ve siyasî tarihlerine verdikleri önem, Türklerin uygarlığına verdikleri önemden çok daha fazla idi “ . Bunun sebebi, Devletin siyasî kimliğinin Osmanlı askerî ve siyasî seçkinleri ve onların zaferlerine bağlı olmasıydı. Osmanlı olmak, dar anlamda hanedanın bir üyesi olmak; geniş anlamda Osmanlı Devleti’ne hizmet veren yönetici sınıfın bir üyesi olmak demekti. Buna göre Osmanlı tarihçiliğinin çeşitli safhaları ile Osmanlı tarihinin gelişimi arasındaki ilişkinin derecesi, siyasî iktidar ile devlet tarihçiliği arasındaki ilişki ile doğru orantılıdır denilebilir.
14 - 16’ncı yüzyıllarda Osmanlı tarih yazıcılığı, genelde yöneticilerin hayatlarının ve başarılarının, özellikle askerî ve siyasî başarılarının birer tasvirinden ibaretti . Tarih yazıcılığına hâkim akım, Osmanlı Devleti ve başarıları etrafında dönmekte, padişahın yetkisinden sorgu sual etmemektedir. Tarihçinin zaman ve mekan anlayışı, Devleti başka ortamlardan veya çeşitli zaman dilimlerinden karşılaştırma yaparak gözlemlerde bulunabilecek derecede / biçimde geniş değildi. Kısacası kendi zamanı ve mekanıyla sınırlıydı. “ Akan zamandaki değişim, akan zamanın getirdiği biçimlenme ve atmosfer değişikliği tarih yazıcının tahayyülü dışındadır ” .
İslâmî tarih kavramı, aynı zamanda günler anlamına gelmektedir. Avrupa’da tarih felsefî bir muhtevaya ( içerik ) sahip olmasına karşılık , İslâmî tarihin felsefî bir muhtevaya sahip olduğu söylenemez. Avrupa tarih yazıcılığı “ takdiri ilahi “ nin tarih üzerindeki etkisinden kurtulduktan sonra, İslâm tarihi kavramı ile Avrupa tarih kavramı arasındaki farklılıklar daha da artmıştır. Gelişme ve yenileşme kavramlarıyla ifade edilen “ değişim “ fikri Batı tarihlerinde önem kazandıktan sonra, bu fikir sebep - sonuç ilişkisinin esası olarak görülmüştür. İslâm felsefesinde sebep - sonuç ilişkisi “ Allah’ın hükmüne bağlıdır ve Allah sadece insan iradesini yaratmakla kalmamış onunla uyum içinde olmayı da başarmıştır “ .
14 - 18’inci yüzyıl dönemi Osmanlı tarih yazıcılığı, “ edebî eserler “ vererek kendini göstermiştir . Tarz zenginliği ve birkaç dilin birden kullanılması tarih yazıcılığına önemli bir incelmişlik ( zerafet ) özelliği kazandırıyordu. Bu dönem Osmanlı tarihçilerince kullanılan edebî tarzlar şunlardı:
1. Gaza veya gazavatnâmeler : 14 ve 15’inci yüzyıllarda yazılmış olan savaş ya da askerî zaferlerle ilgili tarihler.
2. Şehnâmeler : 16 ve 17’inci yüzyıllarda destan tarzında şiir ya da düzyazı (nesir) olarak yazılmış resmî vekayinâmeler.
3. Menakıbnâmeler : Coğrafya ve medeniyet tarihine ilişkin gezi notları.
5. Nasihatnâmaler : Tarihten ders çıkarmak amacıyla yazılmış tenkitler.
Tarihçiler, tenkit ve gözlemleriyle başta padişah olmak üzere yöneticilere dolayısıyla devlete hizmet görevini yapıyorlar, ancak yöneticilerin iyi niyetlerini ve iktidarını sorgulamaktan uzak duruyorlardı.
Yöntem ve konu bakımından fikir vermek için Osmanlı tarihçilerinden birkaç örnek aşağıda sıralanmıştır:
15’inci yüzyıl tarihçisi Aşıkpaşazâde ve 16’ncı yüzyıl tarihçisi Neşrî. Aşıkpaşazâde, basit anonim hikâyeleri, eserlerinin akıcı ve kolayca okunabilen bir Türkçe ile yazılmış olmasıyla tanınmaktadır. Neşrî Tarihi , zamanının siyasî ve askerî olaylarını konu olarak işlemiştir.Giriş bölümünde, Türkçe Osmanlı öncesi tarih kısaca yer alır. Neşrî’nin diğer bir eseri evrensel bir tarih biçiminde yazılan Cihannüma’dır. 16’ncı yüzyılda Hoca Saadeddin, zamanının kültür ve edebiyat alanlarındaki tanınmış kişileri hakkında bilgi ihtiva eden Tacu’ t-Tevarih adlı eseri yazmıştır .
16’ncı yüzyılın en değerli tarihçisi Gelibolulu Mustafa Âlî’dir. Âlî devrinin kudretli bir tarihçisi değil, aynı zamanda ansiklopedist denebilecek derecede geniş bir âlimdir. En önemli eseri Künhü’l - Ahbar adlı dört ciltlik bir tarihtir. Eser, yalnızca bir Osmanlı tarihi değil, sırasıyla Peygamberler Tarihi, İslâm Tarihi, Türk ve Moğol Tarihi ve Osmanlı Tarihi bölümlerini ihtiva eden bir genel tarihtir. Âlî, bu eserinde Osmanlı âlim ve şâirleri için de önemli bir yer ayırmıştır. Künhü’l Ahbar, şâirlere ayrılan bölümü ile şâirler tezkiresi sayılabilecek genişliktedir. Eserin muhtevası, Gelibolulu Mustafa Âlî’nin devrin tarihçileri arasında ne kadar çok yönlü ve zengin bir tarih çalışmasına girmiş olduğunu göstermektedir. Devlet yönetiminde defterdarlık ve valilik görevlerinde bulunmuş olan Âlî, din ve siyaset tarihleri, askerî tarih ve akınlar, hüsnühat ve ciltçilik tarihi üzerine de birçok eser vermiştir .
17’nci yüzyılda yazılmış eserlerden biri de Evliya Çelebi’ nin Seyahatnâmesi’dir. Osmanlı topraklarını ve komşu ülkeleri gezi notları biçimiyle ele alan bir coğrafya tarihi özelliği taşıyan bu eser, çok canlı ve abartılı anlatımıyla tanınmasına karşılık, tarihî zaman kavramına sahip olmayışıyla dikkat çekmektedir . Bu yüzyılın önemli bir eseri ise Müneccimbaşı Ahmet Dede tarafından Arapça yazılmış olan Cami-ü’d duvel’dir. Bu eser, İslâm tarihini geniş bir biçimde ele almasına karşılık, Avrupa tarihine sathî bir biçimde yer vermektedir .
16’ncı yüzyıl sonları ile 17’nci yüzyılda, Osmanlı Devletinin gerilemesi konusundaki endişelere dayanılarak çok sayıda nasihatnâmeler yazılmıştır. Defterdar Sarı Mehmet Paşa, 17’nci yüzyılın sonlarında “ Nesâyıh’ül vüzera ve’l-ümer⠓ adlı bir nasihatnâme yazmıştır. Eser, başta vezirler olmak üzere devlet yönetimindeki kişilerin iktidarı kötüye kullanmaları konusunu işlemektedir.
14 - 18’inci yüzyıllar arasındaki Osmanlı tarihçiliği tek bir konuyu esas almamıştır. Osmanlı tarihçiliği, devlet siyasetinin bir ürünü olarak birçok konunun karışımından meydana gelmektedir. Geleneksel Osmanlı tarihçiliği, gelecekte hatırlanmak amacıyla olayların destanî bir biçimde nakledilmesi yoluyla siyasî meşruluk için temel oluşturmuştur .
18’inci yüzyılın ilk yarılarında Naima, Osmanlı Devleti’nin görevlendirilen ilk resmî tarihçisidir. İbn Haldun’un tarih anlayışından etkilenen Naima, kısa bir süre sonra “ Naima Tarihi “ adlı eserini yazmıştır. Naima, Osmanlı Devleti’nin çöküşü karşısında benimsediği yenilikçi yaklaşımla, olayları ve hükümdarları tenkidî ve çözümleyici bir biçimde ele almıştır. Eserin rahatlıkla okunup incelenebilen üslubu, canlı anlatımı ve tenkidî bakışı, dönemin veziriazamı Hekimoğlu Ali Paşa’yı etkilemiştir. Paşa, yeni kurulan matbaada “ Naima Tarihi “ nin basımını emretmiştir . Naima’nın yaşadığı yüzyılda başlayan Batılılaşma hareketiyle ilgisinin bulunduğu söylenemez. İlgisinin kaynağı, Osmanlı Devleti’nin dağılması konusunda duyduğu endişeden ileri gelmektedir. Yenilikçi yaklaşımları, Osmanlı Devleti’ni tamamen parçalanmaktan kurtarmak için çareler arama çabasıyla gelişmişti.
Osmanlı Devleti’nde Batılılaşma dönemi, 18’inci yüzyılın ortasından itibaren hayatın kültürel ve bilimsel yönlerini kapsayacak biçimde gelişmeye başladı. Osmanlı tarih yazıcılığı, bu dönemde kültürel ve sosyal gelişmeleri etkileyecek önemli değişiklikler gösterdi. Bu dönemde Osmanlı matbaası kuruldu. Fransız hükümet yönetiminin ve eğitim sisteminin incelenmesi amacıyla bazı kişiler görevlendirildi. Batıdaki idarî, sosyal ve ekonomik gelişmeleri izlemek ve rapor etmek amacıyla özel elçiler belirli aralıklarla Avrupa’ya gönderildi .
18’inci yüzyıl Batılılaşma hareketleri, öncelikle Osmanlı yönetiminin askerî gücünü modernleştirme amacına yönelikti. Bu amaçla, askerî yöntemlerin teknoloji ve eğitim aracılığıyla tanıtılması için, başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden uzmanlar getirildi. Fransız uzmanların önderliğinde bazı askerî okullar açıldı. Askerî, dil ve yönetim alanlarında bazı yayınlar yapıldı. Bunların birçoğu ilk Osmanlı matbaası olan Müteferrika Matbaası’nda basıldı .
Osmanlı Devleti’nin sosyal, siyasî ve ekonomik şartlarını düzeltmek amacıyla baş vurulan köklü yenilikler 19’uncu yüzyılda gerçekleştirilebildi. Merkezî yönetim ağı 1830’ lardan itibaren giderek değişmeye uğradı. Bakanlıklar teşkil edildi. Memurların statülerinde düzenleme yapıldı. Ulaşım, haberleşme, sağlık ve bazı hizmetler 1840’larda ve 1850’lerde teşkilâtlandırıldı. 19’uncu yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru eğitimde sistemleşme teşebbüsleri başladı. İlk ve ortaöğretim alanında standartlaşma çalışmaları yapıldı. Artık, Osmanlı Devleti’nde sanayiden eğitime kadar birçok alanda sosyal hayatın düzenlenmesi yolunda bir akım hâkimiyetini kurmaya başlamıştı.
Osmanlı Devleti 19’uncu yüzyılın sonuna kadar tartışmalı bir Batılılaşma dönemi yaşadı. Yenilikçiler ( reformcular ) bir tarafta gittikçe yoğunlaşan modernleşme / Batılılaşma siyasetini takip ettiler, diğer taraftan da padişahın sorgulanmayan iktidarını yani geleneksel Osmanlı yönetim anlayışını korumaya çalıştılar, Yenilikler, Tanzimat döneminde çok yavaş olmakla beraber, yönetim ve eğitim alanında devam etti.
Tanzimat dönemi yenilikleri; Avrupa’daki ilerlemeler ve Osmanlı Devleti içindeki milliyetçi hareketler karşısında savunmacı tedbirler niteliğini göstermektedir. Bu yenilikler, Osmanlı Sultanı’nın ve yakınlarının gerekli ve mecburi gördüğü alanlarda, özellikle askerî ve teknik okullarda gerçekleşmesi bakımından pragmatiktir. Tanzimat dönemi yeniliklerinin diğer bir özelliği de, başta Fransa ve daha sonra İngiltere olmak üzere yabancı güçlerin kontroluna / denetimine bağımlı olmasıdır.
19’uncu yüzyılda Osmanlı tarihçileri, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü engellemek amacıyla tarihi inceleme yaklaşımını takip ettiler. Avrupa’daki tarihçiler, yeni siyasî emellerinin kaynaklarını bulabilmek amacıyla geçmişlerini anlamak ve açıklamak isteyen bir anlayışın temsilcisi oldular. Osmanlı tarihçileri, toplumun her alanında var olan duraklama ve tıkanmayı çözümleme amacına yönelik olmak üzere bu anlayışı aydın çevrelerde dile getirmekten geri kalmadılar. Bunun için, geleneksel tarih yazıcılığında bazı yenilikler yapmak istediler.
Millî tarihe romantik ve pragmatik yaklaşımlar, Osmanlı aydınları ve tarihçileri üzerinde etkisini gösterdi. Avrupa’da basılan tarih kitaplarını incelediler. Bu kitapların tercümelerini yaparak veya yaptırarak tarihçilikteki yeni yöntem ve akımları takip etmeye başladılar. Okul programlarında tarih ayrı bir konu olarak yer aldı. Tarih, politikacı ve eğitimci yetiştirmek için bir eğitim aracı olarak kullanıldı. Daha önceleri, saray ve çevresinde kısıtlı kalan tarih kitapları geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmeye başladı. Tarihin, pragmatik bir anlayışla eğitim amacıyla kullanılması Fransız etkisiyle oldu. Osmanlı aydınları, 19’uncu yüzyılın ilk yarısında Avrupalı yazarlar arasından ilerlemeye ve pozitif bilimlere kendilerini adamışlıkları ile tanınan Descartes, Voltaire, Condorcet ve Turgot gibi yazarların eserlerini okudular ve bunlardan faydalandılar. Osmanlı aydınlarının bu tür anlayışları, Batıda gelişmekte olan pozitif bilimlere duyulan hayranlığın bir ifadesi olarak tanımlanabilir.
Bilime duyulan hayranlığın bir tezarühü olarak 1861’de Ali ve Fuad paşaların desteğiyle “ Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye ” kuruldu. Cemiyet, Mecmua-i Fünun adlı bir dergiyi yayımlamaya başladı. Dergide, Voltaire ve Diderot Osmanlı okuruna tanıtıldı. Genç Osmanlılar ile Jön Türklerin bilime hayranlıkları sonucunda, Avrupa’ daki “ Aydınlanma Çağı “ temsilcisi yazarların eserleri tercüme yoluyla yansıtıldı .
Tarih yazıcılığının gelişimi, Osmanlı Devleti’nin yenileşme siyasetine bağlantılı olarak gelişti. Kültürel amaçla bazı teşkilâtlar ile halk kütüphaneleri kuruldu. Özellikle Sultan II. Abdülhamid döneminde yönetimin geliştirilmesi için, bilimsel eğitim ve bilgi ciddi bir biçimde ele alındı. Maliye, hukuk, güzel sanatlar, ticaret, mühendislik ve veterinerlik alanlarında meslek okulları ve yüksek okullar, yeni tıbbiye okulları açıldı.İlköğretim ve ortaöğretim kurumları yaygınlaştırıldı.
19’uncu yüzyılın ortalarında, kültürel alanda kurumlaşma çabalarına paralel olarak Fransız kaynaklarından edebî ve tarihî çeviriler / tercümeler yapıldı. 1860’larda ve 1870’ lerde Voltaire, Fenelon, Racine ve Volney’ den yapılan tercümeler yanında Ahmed Tevfik tarafından Victor Duruy’ un General Hıstory of the Middle Ages adlı eseri “ Tarih-i Mücmel-i Kurun-u Vusta “ ( 1871 - 1872 ) adıyla Türkçe’ye çevrildi . Victor Duruy, Fransa’nın o zamanki Maarif Bakanı ve aynı zamanda tarihçi idi. Osmanlı Devleti’nde eğitim alanında yapılan yenilikleri kontrol amacıyla İstanbul’a gelmişti. Sosyal ve teknik alandaki yenilikler gibi tarih eğitimi ve yazımı da Fransız uzmanların gözetiminde ya da o sırada eserleri Türkçeye çevrilmiş Fransız tarihçilerinin etkisinde idi. Ahmed Cevdet Paşa, Cevdet Tarihi adlı eserinde Michelet gibi romantik - milliyetçi ve Taine gibi pozitivist - milliyetçi tarihçilerin etkisinde kalmıştı. Ahmet Cevdet Paşa, eserinin ön sözünde tarih yazıcılığında ve eğitimde siyasetin ağırlığına olan rolünü belirtmektedir. Bu görüş, Fransızların tarihe bakış açısı ile paralellik göstermektedir.
Namık Kemal, E.P. G. Guizot adlı bir Fransız tarihçi ve siyasetçisinden etkilenmişti. Guizot’ya göre, bir insanın ülkesine duyduğu sevgi, o ülkenin geçmişini bilmekle doğru orantılıdır. Namık Kemal 1886’da yazdığı Osmanlı Tarihi’nin ön sözünde tarihi, geçmiş hakkında bilginin hikâye şeklinde nakli olarak gördüğünü, gerçekte hükûmet etmenin en önemli unsurlarından biri ve bir bilim olduğunu ifade etmektedir . Namık Kemal, bu eserinde ilerlemeyi sabitliğe karşı bir değişim olarak görmekte, tarihi siyasî ve idarî görevi bulunan kişilere hizmet veren bir bilim olarak ele almaktadır.
Avrupa dillerinde yazılan genel tarih eserlerinin tercüme ve uyarlamalar, tarih üzerindeki Farsça - Arapça etkisinde bir kopuşu göstermesine rağmen, geleneksel Osmanlı tarih yazıcılığı tamamen terk edilmedi. Tarih yazıcılığındaki bu değişiklikler, çeviri eserlerden ve uyarlamalardan meydana geldiği için orijinal araştırmalarda bir duraklamaya sebep olduğu gibi Avrupa sosyal felsefesine doğru radikal bir eğilim doğurdu.
Tanzimat döneminde yeni tarih yazma yöntemleri benimsendiğinden Avrupa etkisiyle tarih kitaplarındaki çeşitlilikte artış görüldü. Genellikle, geleneksek tarih yazıcılığının hikâyecilik ve tasvircilik anlayışı ile pragmatik anlayış bir arada yürüdü. Tanzimat döneminin en belirgin özelliği, geleneksek tarih anlayışından pragmatik yönteme bir geçiş oluşudur. Birçok tarihçi, daha iyi hükümet politikaları üretebilmek amacıyla tarihî olayların sebep ve sonuçlarını araştırmak, açıklamak ve bazen de tenkit etmek yolunda atılım yaptılar. Ancak, bu çabalar sathî olmaktan öteye gidemedi . Ahmed Cevdet Paşa, tarihin sadece olayların kronolojik bir sıralaması değil insanoğlunun tecrübesinin, kaynakların tenkidî değerlendirmesi yoluyla incelenmesi gerektiğini kavrayan ilk Osmanlı tarihçilerinden biri olarak “ Tarih-i Devlet-i Aliyye “ ( Cevdet Tarihi ) adlı eserini yazdı .
Ahmed Cevdat Paşa, oniki ciltlik eserinin ilk bölümünde; tarihin lüzumu ve faydalarından bahsetmektedir. Ona göre, medeniyetin en yüksek noktası devlet adamlarının ellerinde bulundurdukları konum / statüdür. Geçmişteki hataları tekrarlamamak ve tarihten faydalanmak için devlet adamları, o günkü hükûmetleri adına ders çıkarmak amacıyla önceki olayları yakından bilmek ve incelemek mecburiyetindedir. İnsanoğlunun, geçmişi ve geleceği merak etme konusunda tabiî bir eğilimi vardır. Tarih, esas olarak düzeni sağlamak ve korumakla yükümlü olan devlet adamlarına hizmet etmekte ve devletler arası ilişkiyi geliştirmektedir . Ahmed Cevdet Paşa’ nın görüşleri, genel tarih, Osmanlı ve Türk tarihi ile İslâm tarihi üzerinde çalışanlar tarafından benimsenmiştir.
Ahmed Mithad’ ın “ Tarih-i Osmanî “, Mustafa Nuri Paşa’ nın “ Netayic-ül Vukuat “ adlı eserleri, popüler tarih ve halk için yazılmış eserlerin başında gelmektedir. Şemseddin Sami modern araştırma yöntemlerini kullanarak Türklerin Tarihi üzerine çalıştı. Namık Kemal, Evrak-ı Perişan adlı eserini bir tarihî biyografi olarak kaleme aldı. Eserinde milliyetçilik ve kahramanlık duygularını dile getirdi. Selahaddin Eyyûbî, Fatih ve Yavuz gibi önde gelen kahramanları seçerek bunların şahsında din, millet ve ahlâk kavramları üzerinde görüşlerini yansıttı. Namık Kemal’in eserlerinde az da olsa tenkidî bir bakış açısı olduğu söylenebilir.
Süleyman Paşa, dünya tarihi çerçevesinde İslâmiyet öncesi Türkler üzerine “ Tarih-i Âlem “ adlı eserini yazdı. Necip Asım “ Türk Tarihi “ adlı eseriyle Türk tarihi üzerinde çalıştı. Bu eserlerin birçoğunda Türklerin Avrupa gözüyle ele alınışı dikkati çektiği gibi bazıları Fransız yazarlarından ( örnek Leon Cahun ) uyarlama, bazıları İngilizce eserlerin uyarlamasıdır. Çünkü 1910’lu yıllara kadar Türkçülük, Osmanlı tarihlerinde siyasî ve tarihî bir konu olarak ele alınmamıştır.
Tarih yazıcılığındaki yeni tarzların, Fransızca Dünya tarihlerinden uyarlama genel tarihler olduğu görülmektedir. Buna Ahmed Mithad’ın Fransızca Ünivers ( Kainat ) ini örnek verebiliriz. Bu çerçevede İslâm tarihleri, Türklerin tarihi, mahallî tarihler, çeşitli ülkelerin tarihleri, Arapça ve Farsça tarihler ile hatıralar sayılabilir .
Tanzimat döneminin sonlarına doğru, sosyal bilimler yüksek öğretim alanına girdi. Tarih yazıcılığı, ders kitaplarının yazımı ile yerleşmeye başladı. Yenileşme / Batılılaşma döneminin devlet adamlarından Ahmet Vefik Paşa Darülfünûn’da “ tarih felsefesi “ derslerini vermeye başladı. 1872’de Maarif Bakanı oldu. Fransız tarzında “ Fezleke-i Tarih-i Osmanî “ adlı ders kitabını yazdı ( İstanbul, 1286/1869 ). Eserinde, Osmanlı Devleti’nin tarihini, tarihî safhalarına tekabül edecek biçimde altı bölüme ayırmış, dil bilim ve tarih çalışmalarında milli şuurun geliştirilmesine özel önem vermiştir.
19’uncu yüzyılın ikinci yarısında 1860 ve 1870’lerde hem erkek hem kızlar için orta dereceli okullar açıldı. Bu durum, tarih ders kitapları ihtiyacını ortaya çıkardı. Tarih ders kitaplarına duyulan ihtiyaç, Osmanlı tarih yazıcılığının gelişmesine katkıda bulundu. Ahmet Vefik Paşa, açılan bu okullar için 1876’da ilk ders kitaplarını yazdı. Daha sonraları ilk tarih profesörü olarak Darülfünûn’da derslere girmeye başladı. Derslerinde, son resmî tarihçi Abdurrahman Şeref’in genel tarih kitabı olan “ Hikmet-i Tarih “ i tâkip etti. Abdurrahman Şeref, orta dereceli okullarda okutulmak üzere iki ciltlik “ Tarih-i Devlet-i Osmaniye “ yi yazdı.
Eğitim alanındaki yenileşme, temsilci önderlerin amaçları ve eğilimleri doğrultusunda yapılacak bir tarih eğitimini ön görmekteydi. Politikaların belirlenebilmesi ve yönetici seçkinlerin eğitilebilmesi, özellikle eğitim alanında sistemli bir düzenlemeyi gerektirdiğinden sosyoloji, politika, kültür ve medeniyet kısacası “ beşerî ilimler “ adı altında değerlendirilen derslerin tamamı tarih konusu başlığı altında ele alındı. Ahmet Vefik Paşa’nın yaptığı gibi Fransız tarihçilerin eserlerinden uyarlanan pragmatik tarihî sınıflandırmalar, geleceğin devlet adamlarını yetiştirecek dersler olarak kabul edildi. Böylece, yetişecek devlet adamları Osmanlı Devleti’nin başarılarını ve yenilgilerini modern bir bakış açısından anlayabileceklerdi.
Yukarıda adı geçen tarihçiler, okuyucu kitlesini eğitebilmek için, tarih konusunun genel tarihten özel tarihlere, ülke tarihleri ve siyasî tarihlere yaygınlaştırılması gibi çeşitli seçenekleri denediler. Yükseköğretimin kapsam ve amacı göz önüne alınarak kültürel merkezîleşmenin ilk safhalarında milletleşme ile bağlantılı olarak tarih kitaplarının ve tarih ders kitaplarının artışında, bütünleştirici eğitim politikası hareket noktasını oluşturdu.
19’uncu yüzyıl Osmanlı tarih yazıcılığında eserler, çoğunlukla 18’inci yüzyıl ( Avrupa ) aydınlanma çağının bir yansıması olup bu eserlerde romantik ve pragmatik anlayış hâkimdir. Bazı eserlerde de bilimsel tarih felsefesi, pozitivizm anlayışında ele alınmıştır. Kısacası, Osmanlı tarih yazıcılığı birden fazla akımın ( anlayışın ) izlerini taşımaktadır.
19’uncu yüzyıl Osmanlı tarihçileri, Osmanlı padişahlarını tek meşru otorite olarak gördüklerinden, padişahların dünya görüşlerine kendilerini adadılar. Eğitim alanında ve tarih yazıcılığında yenileşme ( modernleşme ), ananevî değerler ve yöntemlerle birlikte varlığını devam ettirdi. Diğer taraftan, çağın yeni akımları Milliyetçilik ve Türkçülük, Osmanlı aydınlarının değişmelerine kaynaklık ederek siyasî iktidar üzerinde de etkili olmaya başladı.
19’uncu yüzyılın sonu ile 20’nci yüzyılın başlarında, Osmanlı Türk aydınlarınca Milliyetçilik ve Türkçülük bazen birbirini tamamlayan bazen de birbiri ile çelişen iki ideoloji olarak değerlendirildi. Çünkü, bu dönem askerî, coğrafî, siyasî, kültürel ve eğitim yönünden tam bir keşmekeşlik göstermekteydi. Tanzimatın sonlarına doğru 1867 - 1878 yılları arasında önem kazanmaya başlayan Türk aydınlarından Genç Osmanlılar ile Jön Türkler için, Milliyetçilik ideolojisinin tanımlanması önemli bir mesele teşkil etmekteydi. Her iki kavramın açıkça tanımlanması ve kamu oyuna sunularak tarih yazıcılığı ile bütünleştirilmesi gerekmekteydi. Bazılarına göre Milliyetçilik, hem devlet bütünlüğünü hem de dilin Türkleştirilmesini kapsamakta iken, bazılarına göre Milliyetçilik temelde Türk kökenli olmak demekti. Yine bazılarına göre, Milliyetçilik Osmanlı devlet yönetimini / iktidarını kuvvetlendirecek, ona daha güçlü dinî meşruluk kazandıracak bir güç kaynağı olarak görülmekteydi. Bu açıdan din, millî kimlik ( kendini tanıma ve tanıtma ) aracı olarak geçerlik kazanıyordu. Milliyetçilik ve Türkçülük ile ilgili tartışmaları açıklayabilmek için, dönemin ileri gelen ve etkili Milliyetçilerinin görüşlerini genel hatlarıyla gözden geçirmek faydalı olacaktır. Milliyetçilerin “ millî kimlik “ ile ilgili siyasî, edebî, eğitim ve yenilikçi yaklaşımları genellikle onların tarih anlayışlarıyla iç içedir. Başka bir deyişle, dönemin en ateşli milliyetçileri siyaset adamları, edebiyatçılar ve tarihçilerden ibarettir.
Türkçülük, millet ve milliyet kavramları, Tanzimat döneminde ciddî bir anlam kazanmamıştı. Genç Osmanlılar, Avrupa’daki yenilik ve gelişmelerin pratik ve maddî sonuçlarını Osmanlı Devleti’nin yeniden düzenlenmesinde esas alınması gerektiği görüşündeydiler. Türkler ve Türk dili üzerinde kültürel seviyede çalışmalar yapılmaktaydı. Siyaset ve sosyoloji, Osmanlı Devleti’nin geçmişteki iktidarını korumak için önemsenmiyordu. “ Devlet-i Aliyye-i Osmaniye “ nin Türk olmayan kesimlerinin elden çıkması, Osmanlılığın ( Osmanlıcılık ) bir siyasî seferberlik sloganı olarak eski gücünü kaybettiği görüşüne ağırlık kazandırdı. Kayıplardan sonra, “ Memâlik-i Osmaniye “ de kalan topraklarda Müslüman - Türk nüfusun yaşadığı gerçeği, Türkçülüğü millî hedefler için esas alınacak slogan / ideoloji konumuna getirdi.
19’uncu yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını önleyici tedbirler, İslâmiyetin güçlü dayanışması üzerine kurulmuştu. Diğer taraftan Türkçülük, özellikle bazı Fransız yazarların gayri müslim halkın bir araya gelerek federasyon kurmalarını ön gören teklifleri gibi Avrupalılarca baltalanmaktaydı . Bu dönemde Osmanlıcılık, dinî bağları öne çıkarmak yerine milliyetçiliğin bir gereği olan vatandaşlık / yurttaşlık anlayışı üzerinde duran bir yaklaşım olarak ele alındı. Türkçülük, bu Osmanlıcılık ideali içinde kültürel bir ilgi alanı olarak yer aldı.
Bu dönemde kimi tarihçiler, Türkleri konu alan milliyetçi bir efsâneye dönüştürmeye yönelik Türk kökenli tarih yazmaya başladılar. Avrupalı şarkiyatçıların Türkçülüğün geçmişi üzerindeki bulguları, Genç Türklerin Türklük üzerine yapılan ve yapılacak çalışmalarının ilham kaynağı oldu. Macar Antropolog ve Türkolog Vambery ( 1852-1913 ), Türklerin Turanî ırkın bir parçası olduğunu ileri sürdü. Fransız şarkiyatçısı Leon Cahun ( 1841-1900 ), Türklerin tarihi ve medeniyetteki rolleri üzerinde çalıştı. Polonya kökenli Mustafa Celaleddin Paşa, “ Les Turcs Anciens et Modernes “ adlı eserinde ( 1867 ), Türklerin ırkî özellikleri üzerinde durdu. Türklerin kökeni ve önemine ilişkin bu çalışmalar, daha ileri seviyede Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu, Fuad Köprülü, Veled Çelebi, Necip Asım, Mehmed Emin ( Yurdakul ), Ahmed Hikmet ( Müftüoğlu ) gibi önemli kişilerin siyasî görüşleri vasıtasıyla dile getirildi.
20’nci yüzyılın başında (Türkçülük ), Rusya’dan gelen muhalif aydınların meydana getirdiği Türkçülük dalgaları Osmanlı Devleti’ni yaşatabilmek için özellikle seçilmiş ve özendirilmiş bir hareket durumundaydı. Başlangıçta Türkçe, Arapça ve Farsça dillerinden meydana gelen Osmanlıca’nın Türkçeleştirilmesi ile sınırlı olan Türkçülük, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında Sırplar ve Bulgarlar gibi Türk olmayan Osmanlıların ayrılıkçı “ milliyetçi “ hareketlere girişmesi ve Türkçülük hareketlerinin gelişmesi ile önemli ölçüde hız kazanmıştı. Bu dönemde dilde yenileşme ( Türkçeleşme ) hareketi, genellikle eğitim, edebiyat, basın ve yayın için bir amaç / araç olarak kabul ediliyordu. Yenileşme / Batılılaşma hareketlerinin kültürel kurumların temelini oluşturmaya başlamasına paralel olarak Türkçülük de tarih yazıcılığını bir araç olarak kullandı.
İttihat ve Terakki iktidarında, düşünülen daha geniş topraklarla üzerinde yaşanan ( Türkiye ) arasında bir köprü kurmak, kısacası Turan ile Osmanlı topraklarının çekirdeğini teşkil eden Anadolu arasında bağlantı kurmaya yönelik “ Turancılık “ akımı önem kazanmaya başladı. Diğer taraftan, Avrupalılar Turancılığa duydukları ilgiyi; Türklerin Doğu medeniyetleri ve Dünya medeniyetindeki rolünü, genellikle geçmişteki Turanî kavimlerle kurmak istedikleri akrabalık temeline dayandırarak gösteriyorlardı. Bu kavimler içinde Fin, Macar ve Türk ırkı sayılıyor ve bu ırklar, Batılı bazı bilim adamlarınca daha büyük bir ırkın parçaları olarak kabul ediliyordu. Osmanlı Türk tarihçiler ile Milliyetçiler, Avrupalı yazarların söz konusu ırkçı yaklaşımlarına belli bir süre hayranlık duydular. Buna rağmen, bu dönemde Turan, Türk milliyetçilerinin harekete geçmesinde birinci derecede itici güç olmaktan uzak kaldı. “ Turan “ şâirane / hamasî bir milliyetçiliğin kıvılcımı oldu. Türkçülük ve Turancılık akımlarındaki bu çelişmelere rağmen, özellikle tarih alanında pragmatik ve radikal ( köklü ) bir bakış açısı tercih edildi. Bir “ İslâm milleti “ için kimlik oluşturma meselesi, çeşitli milliyetçilik tanımlarıyla ortaya konuldu. Bu tür yaklaşımlar, sosyal ve siyasî gerçekliklere göre aşağıda sıralandığı gibi biçimleniyordu :
1. Devlet Milliyetçiliği - Osmanlı Türk Milliyetçiliği : İlham kaynağını Osmanlı Devleti’nin gücünden almakta, Batılılaşma ve İslâmcılık olmak üzere birbiriyle çelişen iki akım tarafından etkilenmektedir.
2. Türkçülük - Türk Milliyetçiliği : İlham kaynağını Kırım, Kazan ve Azerbaycan’da Rus Çarlığı’na karşı mücadele eden muhalif güçlerden almaktadır. Bu hareket, tarihçilik açısından özellikle 1905 sonrası önem kazanmıştır.
3. Bilimsel Türk Milliyetçiliği : İlham kaynağını pozitivizm ( bilimselcilik ) ve sosyolojiden almaktadır. İtici gücünü, diğer milletlerle kültürel rekabet anlayışı teşkil etmektedir.
Yukarıda sıralanan “ milliyetçilik “ akımları birleşerek Türk Milliyetçiliğini meydana getirdi. Türk Milliyetçiliği, başarılı “ Türk İstiklâl Harbi “ nden destek gördü. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu ile Osmanlı devlet yönetimine ve sömürgeciliğe karşı mücadele veren “ Türk Milliyetçiliği “ ortaya çıktı.

1. Devlet Milliyetçiliği - Osmanlı Türk Milliyetçiliği

Bir taraftan Fransız İhtilâli, öte taraftan Osmanlı Devleti’nin geleneksel gücü tarafından beslenen ve millî kimlik için siyasî iradenin gerçekleşmesine yönelik “ Osmanlıcılık “, “ Milliyetçilik “ in siyasî anlamda ilk defa dile getirilişidir . Siyasî bir güç olarak Osmanlıcılık, Osmanlı ve Türk Milliyetçilikleri arasında bir çeşit uzlaşmayı sağladı. İdeolojik bakımdan çok zayıf olan bu uzlaşma; siyaset, edebiyat ve tarih alanlarında milliyetçi akımların gelişmesinde itici bir güç oldu. Osmanlı Devleti’ndeki Batılılaşma hareketi, 19’uncu yüzyıl Fransa ve Almanya’sını örnek alarak Osmanlılık ve Türklüğü kültürel politika olarak yönlendirdi. Osmanlılık hareketi, o dönemde vatandaşlık haklarını geliştirmeye, Türklük ise çağdaş bir milletin ırka dayanan kimliğini yansıtmaya çalıştı.
Türk milliyetçiliğinin ve millî tarihin esas meselesi, Türk milletinin yeni tarihî kimliğinin ırka mı, kültüre mi, dile mi dayanacağının kararlaştırılmasıydı. Ancak bu kararın verilmesi, Osmanlı Devleti’nin sosyal ve etnik yapısı göz önüne alındığında pek kolay değildi. Osmanlı toplum yapısı ve devlet yönetimi, çok kültürlü ve çok milletli bir düzene dayanmaktaydı. Böyle bir yapıda, dinin sosyal yapılanmada belirleyici unsur ve siyasî bir vasıta olarak kullanılması daha kolaydı. Daha önceleri, Şeyh Cemaleddin Afganî, Osmanlı milliyetçiliğini tanımlamak için dil ve ırkı özdeş unsurlar olarak değerlendirmişti. Ahmet Vefik Paşa, Şemseddin Sami ve Mustafa Celaleddin Paşa benzer milliyetçi duygular ile Türk dilinin geliştirilmesine katkıda bulundular. Meşrutiyet döneminde Bursalı Tahir Bey ile Necip Asım da benzer katkı sağladılar . Her iki kuşağın tarihçileri Türkçülükle ilgilenmiş olmasına rağmen, Osmanlı tarihinin moral kuvvet olarak etkisinden kurtulamadılar. Osmanlı aydınlarının Türkçüleri, Osmanlı Devleti’ne ve geleneğe besledikleri sadakat duygularıyla törpülenmiş ve bu duyguyla bütünlenmiştir denilebilir. Nerede olursa olsun ( ister Selanik’te ister İstanbul’da ), herhangi kültürel bir kurumda etkili olan veya herhangi bir dergide yazan tarihçiler, Osmanlı Devleti ve geleneğe sadakat duygusuyla hem Osmanlıcılık hem de Türkçülüğün ( bu ikilemin ) uyuşan ve uyuşmayan yanlarının / yönlerinin derin etkisi altında kaldılar.
Aslında “ vatanperver ” olan Namık Kemal gibi Osmanlı milliyetçileri, Osmanlı Devleti’ne sarsılmaz bir inaçla bağlı idiler. Bu devletin ortadan kaldırılması için bir sebep görmüyorlardı. Bununla birlikte dilin Türkçeleşmesi , eğitimin sistemleştirilmesi , devletin siyasî ve yönetim kademelerinde Batılılaşmanın gerçekleşmesi için hazırlıklar yapıyorlar; Osmanlı Devleti’nin esasını vatan / yurt ( la patrie ) olarak ifade ediyorlardı. Vatansever bir edebiyat anlayışını tesis etmek isteyen ve bu tür şiirler kaleme alan; bunun için dilde Türkçeleşmeyi gerçekleştirmek isteyen birçok edebiyatçı 1908’den itibaren “ Genç Kalemler ” adı altında toplandı. Bu grubun milliyetçilik anlayışında Osmanlıcılık ideolojisinin yanında dildeki yaklaşımlarında Türkçülük hâkimdir. Genç Kalemler, birkaç sayı çıkardıkları dergilerinde Türk dilinin her türlü edebiyat eserinde kullanılması gerektiği görüşünü, - Türk dili gündelik kullanımda çok uzun bir süredir yaşayan millî bir dildir - gerekçesiyle savunuyorlardı.
19’uncu yüzyılın başlarında Fransız İhtilâli’nden kaynaklanan milliyetçilik anlayışı, çeşitli ırkların, milletlerin, dillerin ve dinlerin iradî tutumlarına dayanan bir millet oluşturma ihtimaline dayanmaktaydı. Osmanlılığın da ilham kaynağı böyleydi. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında Almanlar milliyetçiliği ırk, dil, ortak kültür ve ortak tarih gibi somut “ bilimsel ” temellere oturttular. Alman bilimsel milliyetçiliğinin ortaya çıkışı, Osmanlı seçkinlerinin ( yönetici ve aydınlar ) tek dayanağını teşkil eden Fransız İhtilâli’ nin doğurduğu milliyetçiliği zayıflattı. Böylece Osmanlılar tek dayanaklarını da kaybettiler .
Türklük ile Osmanlılık 1920’lerde , Türk tarihini ne kadar geriden başlatmak ve hangi noktaya dayamak gerektiği gibi konularda tartışmaya devam ediyordu. Avrupa’nın milliyetçi tarihçilerinden farklı olarak, tarihlerini milletin tarihi olarak tanımlamayı reddediyorlar veya ülkenin tarihi “ Osmanlı Tarihi “ veya “ Türk-Osmanlı Tarihi “ nitelemesini kullanıyorlardı . Henüz, Türklük Osmanlılık dışında bir siyasî çerçeveye oturmamıştı. Millî kimliği tanımlama meselesi, milletin tarihini isimlendirme ve yazma meselelerini birlikte sürüklemekteydi.

2. Türkçülük - Türk Milliyetçiliği

Meşrutiyet döneminde, Rusyalı Türkçü tarihçiler millî tarih yazımının zeminini hazırlayan katkıyı sağladılar. Rusya’dan gelen Türkçüler, etnik - kültürel bir muhalefet tecrübesi kazandıklarından Türk milliyetçiliğine malzeme taşıdılar. Rus Çarlığına karşı mücadele eden Kırım, Kazan ve Azerbaycanlı müslüman Türkler, kimliklerini Müslümanlık ve Türklükle tanımlıyorlardı. Rus Çarlığı’nın siyasî egemenliği veya kültürü karşısındaki kimlik mücadelesi, Rusyalı Türkçüleri, Osmanlı Türkçülerinin senlik-benlik arayışından daha köklü kılmaktaydı.
Kırımlı Türkçü İsmail Gaspıralı ( 1851-1914 ), milliyetçilik akımlarının henüz Rusya’ya ulaşmadığı 1880’lerde Ortodoks Rusya’ya karşı Müslüman kimliğini vurgulayan mücadelesini başlattı . Daha sonraları Şemseddin Sami, Ahmed Mithad, Mehmet Emin ve Necip Asım’ ın görüşlerinden etkilenen Gaspıralı, dilin belirleyici gücünü farkederek “dilde, fikirde, işte birlik “ anlayışı ile bu konu üzerinde durdu. Mücadelesini, Rusyalı Türklerin emellerini gerçekleştirmek yolunda 35 yıl süreyle çıkardığı “ Tercüman Gazetesi “ nde ( 1883 -1917 ) dile getirerek sürdürdü .
Rusya’dan gelen Türkçüler, Türk milliyetçiliğinin dolayısıyla da Türk tarih yazıcılığının gelişmesinde etkili oldular. Rus kültür hâkimiyetinin meydana getirdiği atmosferde yetişen öncü Türk milliyetçileri arasında İsmail Gaspıralı, Hüseyinzâde Ali, Yusuf Akçura ve Ahmed Ağaoğlu’nu sayabiliriz. Bu öncüler, 1905 Rus devriminden sonra, görüşlerini yazıları ve siyasî faaliyetlerle yayma imkanı buldular. Rusya’da eğitim , Paris’te milliyetçiliğin kavram ve bilimsel temellerini geliştirme imkânı bulan Rusyalı Türkçüler, İstanbul’da bu eğitim ve görüşlerini hayata geçirdiler.
Hüseyinzâde Ali Bey ( Bakü, 1864 ) Meşrutiyet’ten yirmi yıl önce İstanbul’ a geldi. Askerî Tıbbiye’de okudu. Sultan II. Abdülhamit ( 1876 - 1909 ) döneminde doğduğu yere döndü. “ İttihadi Osmanî “ nin kurucuları arasında yer aldı. 1904’te Yusuf Akçura’nın başlattığı kimlik tartışmalarına katıldı. Bu tartışmalarda Pan - İslâmizm ve Pan - Türkizm’i savundu. Pan -Turanizm üzerine şiirler yazdı. Şiirleri, daha sonraları, Ziya Gökalp’in şiirlerinde etkili oldu . Azerbaycan’da Türkçü ideallerin siyasî ve kültürel alanda yayılmasına katkıda bulundu. 1910’da İstanbul’a döndü. Bundan sonra, Türkçülük hareketlerinde aktif bir rol aldı. Milliyetçiliği özellikle ırk gerçeğine bağlamayan, dili de aynı derecede önemli gören Hüseyinzâde Ali, Kafkasya Türklerinin kendi kaderlerini tayin için ümitlerini Osmanlı Devleti’ne bağlamakta ve bu amacın gerçekleşmesi için Osmanlı mandasını bile kabul etmekteydi .
Türk milliyetçilerinden Yusuf Akçura ve Ahmed Ağaoğlu, Fransa’da sağlam bir eğitim gördükten sonra 1908’de İstanbul’ a geldiler. Türkçülük ideallerine ve millî tarih yazımına taze güç kattılar. 1890’larda Paris’te eğitim gördükleri sırada Albet Sorel’in “ Milletlerin, tarihi harekete geçiren ana güçler oldukları “ na ilişkin görüşleri, onlara milliyetçilik şuuuru olduğunu öğretmişti .
Yusuf Akçura, 1904’te Türkçülüğün siyasî açıdan kaçınılmaz olduğunu belirten “ Üç Tarz-ı Siyaset “ adlı makalesini yazdı. Makalesinde, ırk olgusuna dayanan Avrupa milliyetçiliğini fikirlerinin geliştirilmesinde hareket noktası olarak ele almakta, Osmanlı Devleti’nin kendini yenilemesi için bazı seçenekler ( tercihler ) üzerinde durmaktadır. Akçura, Osmanlıcılığa ve İslâmcılığa karşı tenkidî bir tavır takınmış, Türkçülük anlayışına çağdaş bir milliyetçilik düzeyinde ulaşmıştı. Rusya tecrübesi ve çağın millî gerçeklerini ihtiva eden Fransa’daki eğitimi, bütün fikirlerini Türk milliyetçiliği ve onun gelecekteki zaferi üzerine yoğunlaştırmış; Osmanlıcılığa karşı tutarlı bir tavır takınmış ve bu akıma karşı siyasî ve kültürel bakımdan mücadele etmişti.
Yusuf Akçura ve çağdaşı aydınlara göre, tarih siyaset içinde önemli bir yere sahipti. Buna rağmen, Akçura, tarihi bir bilim olarak kabul etmemektedir. Milliyetçi hareketlerin geliştirilmesine katkıda bulunabilecek tarihî araştırma türlerine öncelik vermekteydi. Rusya’- daki eğitimi sırasında, tarihî araştırmaların Slav ve Germen millî uyanışlarında ne derecede etkili bir rol oynadığını müşahede etmişti. Başta Osmanlı saray tarihçileri olmak üzere, Fransız tarih ders kitaplarını tercüme etmeyi veya kötü uyarlamalarla yetinmeyi tercih eden halktan uzak tarihçileri tenkit etmekten geri kalmadı .
Akçura’nın, en önemli eserlerinden biri, Rusya ve Osmanlı Devleti’nde yaptığı çalışmaları bir araya topladığı, tarih ve Türkçülük konularındaki görüşlerinin esasını teşkil eden “ Türkçülüğün Tarihi “ dir. Akçura, eserinde Türkleri Kuzey, Doğu ve Batı Türkleri biçiminde sınıflandırmakta, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında bu bölgelerde Milliyetçiliğin ve Türkçülüğün gelişiminin birbiriyle ve Osmanlı Devleti’nin siyasî akıbetiyle iç içe geçtiğini ortaya koymaktadır. Siyasî baskı dönemlerinde Kırım ve Kazan Türklerinin çalışmalarının Türkçülüğün gelişmesine önemli katkıları olduğunu belirtmekte, “ millet “ kavramının uzun bir süre belirsiz kalışını, tarih yazıcılığı bakımından bu kadar önemli bir kavramın açık seçik tanımlanamayışının birçok mesele oluşturduğunu, 19’uncu yüzyılda alınan tedbirlerin hiçbir şekilde milliyetçilikten kaynaklanmadığını, 1890’larda ilgi gören milliyetçilik akımının II. Meşrutiyet dönemine kadar net bir tanım kazanamadığını, konfederasyon tipi siyasî çözümlerin ağırlık kazandığını vurgulamaktadır .
Osmanlı Devleti’nde ve yakın çevresinde çeşitli milliyetçi akımların ortaya çıkardığı kültürel baskılar ( Ruslar, Slavlar ve Araplar gibi ), Yusuf Akçura tarafından tanımlanan Türkçülüğün gelişmesine önemli katkıda bulundu. Bu milliyetçi inanç ve ideallerin, siyasî ve tarihî bir muhteva kazanması ve Türkçülüğe dönüşmesi yarım yüzyıldan fazla sürdü. Yusuf Akçura’ya göre, milliyetçilik = Türkçülük olarak açıklanabilecek bu akım, tarihe bilimsel bir hareketlilik ( mobilite ) getirdi.
Azerbaycanlı Ahmed Ağaoğlu ( 1869-19319 ) da Türkçülük akımlarına katkıda bulunan başka bir milliyetçidir. Ağaoğlu’nun Türkçülük ve İslâmcılık arasındaki köprü yaklaşımı; “ Bakû ” de bir Türk burjuvazisinin doğuşu, Gaspıralı İsmail’in Rusya’daki Müslüman Türkler birliği üzerindeki etkisi ve Sünnî Osmanlı Devleti’nin komşu Şiîler’e üstünlüğü Azerbaycan aydınlarının Pan - Türkizm ve Pan - İslâmizm’e meyletmelerini sağlayan önemli sebepler arasında sayılabilirdi anlayışından kaynaklanmaktadır. Bu başlangıç şartları göz önüne alındığında, Paris’te Ahmet Rıza, Ernest Renan ve Hyppolite Taine gibi pozitivistlerden etkilenen Ahmed Ağaoğlu, Azerbaycan’a döndükten sonra yazılarıyla Türkçülük fikrinin yayılmasına büyük ölçüde katkıda bulundu.
Ahmed Ağaoğlu, İstanbul’a döndükten sonra 1919-1920’lerde yazdığı “ Üç Medeniyet “ adlı eserinde, Osmanlı -Türk kültüründe aile, din, ahlâkî değerler ve millet gibi kavramları ortaya koymaktadır. Eserinde, dönemin Osmanlı sosyal ve ahlâkî değerlerini tenkid eden Ağaoğlu, dinin dünya işlerini idare etmede yeterince kanunî ( yasal ) ve ahlâkî bir çerçeveye sahip olmadığını, ahlâkî değerlerin cinsiyet konularından daha geniş bir anlama sahip olduğunu, kişilerin ve ailelerin henüz kendi hür iradeleriyle hareket edemediklerini ifade etmektedir. Ağaoğlu, bütün fikirlerin serbestçe tartışılabildiği liberal siyasî bir ortamın millî ilerleme için vazgeçilmez bir şart olduğuna inanmaktadır .
Kısacası, Rusyadan gelip İstanbul’a yerleşen Türklerden Yusuf Akçura, milliyetçi emellerin gerçekleşmesinde ırk unsurunun önemli bir rol oynadığına inanmasına karşılık; Ahmed Ağaoğlu, millî eğitimde liberal bir anlayışı savunmaktadır.

3. Bilimsel Türk Milliyetçiliği

Türkçülük, Pan - Türkizm, Turancılık, Pan - Turanizm kavramları, pozitivizm ve sosyolojiden kaynaklanan milliyetçilik kategorisi altında değerlendirilmektedir. Bu kavramlar, birbiri içine girmiş / karışmış durumlarda zaman zaman kullanıla gelmiştir. Burada önemli olan nokta, terminolojik kargaşadan ziyade, her bir kavramın çeşitli durumlarda farklı anlamlar ifade etmesi ya da farklı anlamlarda kullanılmasıdır. Esas olan da, bu terimlerin milliyetçilik kavramına ilişkin meseleleri ortaya koyması veya milliyetçiliğe ilişkin meselelerin çözümlenmesi gerektiğine yönlendirme yapmasıdır. Basit anlamıyla Turancılık, Türklerin yanı sıra Finlileri ve Macarları da kapsayan ve sınırları belirlenemeyecek kadar geniş bir coğrafî mekana yayılmış ırkçı bir hareket olarak görülmektedir. Diğer önemli “ Pan “ hareketlerden Pan - İslavizm ve Pan - Cermanizm, Pan - Turanizm üzerinde etkili olmuştur. Pan - İslavizm’in de Pan - Cermanizm’den etkilenmiş bir hareket olduğu bilinmektedir . Başlangıçta milliyetçi bir hareket olarak ortaya çıkan Türkçülük teorik bakımdan, Osmanlı Devleti sınırları içindeki ve dışındaki Türkleri kapsayan bir hareket özelliği taşımaktadır. Türkçülüğün amacı, Osmanlı Türklerinin kimliğini ortaya koymak ve kuvvetlendirmeye yönelikti. Karmaşık bir yapı gösteren bu terimlerin her biri, farklı milliyetçilik tanımından ve milletin tanımında dil, ırk, etnik köken, din, ortak kültür ve tarih ögelerinden herhangi birinin mi, birkaçının mı yoksa tamamının mı daha belirleyici faktör olup olmadığı üzerindeki sınıflandırmalardan kaynaklanmaktaydı. Milliyetçilik tanımlarında cevaplandırılmaya çalışılan bu sorular, Osmanlı toplum yapısı ve geleneğine bağlı olarak bir türlü netleşemeden Cumhuriyet dönemine intikal etti.
Ziya Gökalp ( 1876-1924 ), milliyetçilik tanımları arasında pozitivizm ve sosyoloji ile ilişkili olan ve milliyetçilik anlayışını bu iki esasa bağlayan milliyetçi önderlerden biridir. Milliyetçilik, pozitivist akımla güç kazanmış ve sosyoloji disiplininin ortaya çıkışı ile birlikte milliyetçiliğin nitelikleri açıklık kazanmıştır. Açıkçası ırk, dil, kültür ve tarih hem bilimsel hem de tabiî ( doğal ) özelliklerdir. Buna göre de gerçek toplum “ millet “tir. Bu durumda, daha önceleri olduğu gibi Osmanlı “ millet “ i ile “ devlet “ inin aynı ( özdeş ) olduğunu ifade etmek bir hayli güçleşmişti.
Ziya Gökalp, bilimsel ve sosyolojik katkılarıyla Osmanlıcılık ile Milliyetçilik arasındaki uzlaştırmayı gerçekleştiren önderlerden biridir. Gökalp, 1913’te milliyetçilik idealini şöyle açıklıyordu : “ Türk milliyetçiliği Osmanlı Devleti’nin menfaatlerine ters düşmemektedir. Her genç harekette olduğu gibi Türk milliyetçiliğini savunanlar arasında bazı aşırılıklar vardır. Özellikle gençlerin bir kısmı, bazı yanlış anlaşılmalara sebep olmuşlardır. Gerçekte, Türkçülük Osmanlı Devleti’nin baş destekçisidir ve Türkçülük kozmopolitliğe karşıdır “ . Daha önceki dönemin milliyetçileri gibi Ziya Gökalp de milliyetçiliği tanımlamak için din ile dil ögelerini bir araya getirmektedir.
Gökalp, İstanbul’da yüksek öğrenim yaptığı sıralarda Avrupalı düşünürler, siyaset adamları, sosyologlar ve tarihçilerin fikirleriyle tanışma imkânı buldu. Avrupa sosyolojisi ve maddeci felsefe alanlarında çalışan ve buna bağlı olarak siyasî faaliyetlerde bulunanlardan biri olan Abdullah Cevdet ile irtibat kurdu. Taklit teorisi ve kitle psikolojisi konularındaki çalışmaları ile tanınan Gabriel Tard ve Gustave La Bon’un eserlerini okudu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin faal bir üyesi olan Gökalp, çalışmaları ve gözlemleri sonucunda, sosyal bilimleri Türk kültür hayatına kazandırmayı başardı.
Ziya Gökalp; bir sosyolog, dil bilimci ve sosyal tarihçi olarak Jön Türk aydınları arasında önemli bir konuma sahipti. Milliyetçi amaçların gerçekleşmesi için bütün pozitif bilimlerin gerekli olduğunu savunmaktaydı. Bunun için, pragmatik ve disiplinler arası bir yol tâkip ediyordu. Gökalp’in ilham kaynağı olan kişi Emile Durkheim’di. Emile Durkheim, siyasî toplumu ve vatanı ( la patrie ) var olmanın belirleyici faktörleri olarak görmesine rağmen, Gökalp’in hareket noktası toplumun ahlâkî ve maddî güçleridir. Durkheim’a göre eğitim, milletleştirme demek olduğu kadar kişinin sosyalizasyonu da demekti. Durkheim’ın düşüncesinde eğitime yüklenen rol ile Fransız siyasetinin pragmatizmi ve sosyolojinin ilkeleri, Ziya Gökalp’in görüşleri arasında yerini aldı. Gökalp tarafından benimsenen bu görüşler, daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası programında anlamını buldu .
Ziya Gökalp ve arkadaşlarına göre, Turancılık pragmatik önemi olan bir idealdir. Türk milliyetçileri, bu hareketi ırkçı bir hareket olarak görmedikleri gibi bir yönetim politikası olarak da kabul etmiyorlardı. Turancılık, milletin kendine güvenini artırmak için ortaya atılan dirilişe yönelik bir ideolojiydi. Bir slogan olarak ahlâkî ve pragmatik etkisi, milliyetçilik idealiyle yakından ilişkili olmasındadır. Bu anlayışa göre, kültürel değerlere dayalı bir siyasetin gerçekleşmesi mümkün görülmektedir. Gökalp’e göre Turancılık, geçmişin bir gerçeği, günün eğiticisi ve geleceğin harcı / mimarıydı. Burada Gökalp, milliyetçiliğin tayin edici gücünü ortaya koymakla kalmamakta, milliyetçi tarihçilerin ve tarih eğitiminin oynayacağı rolün önemini belirtmektedir. Turan ve Türkçülük, geniş anlamda tarih yazıcılığının hammaddesini meydana getirmektedir.
Ziya Gökalp, “ Milliyetçi İdeal “ adlı makalesinde, bu idealin gerçekleşmesinde dilin önemine dikkat çekmekte, dil incelemelerinde Gabriel Tarde’den söz etmekte, milliyetçilik idealini halka maletmek üzere halkı eğitmek için gazetelerde kullanılan dilin, gündelik dilin üzerinde durmaktadır. Bu makalede millet, sosyal bir etken olarak değerlendirilmektedir.
Ziya Gökalp, 1918’de basımı yapılan “ Türkçülük, İslâmlaşma ve Muasırlaşma “ adlı eserinde, çağdaşlaşmanın Türk devlet adamları için başlıca ilham kaynağı olacağını ifade etmektedir. Türkçülüğü en son ve meşru siyasî bir akım olarak gören Gökalp’e göre, Türkiye çağdaşlaşma, İslâmcılık ve Türkçülük akımlarını birlikte değerlendirmek mecburiyetindedir. Gökalp’in anlayışında Türkçülük, şuuraltında olanı şuurlandırmak; yani Batılı ve Osmanlı değerlerini birbirine eklemeden / kaynaştırmadan önce bir kültür olarak varlığı iddia edilen Türk kimliğinin yeniden canlandırılmasıdır .
Ziya Gökalp, kendisi bir tarihçi olmadığı hâlde, “ millî şahsiyeti, millî kültürün bir tezahürü “ olarak görmektedir. Bu anlayışı ile Türk tarih yazıcılığına yeni bir boyut kazandırmaktadır. Osmanlı ve Osmanlı öncesi Türk toplum yapısının bilimsel yöntemlerle incelenmesini ön görmekte, milliyetçiliği kültürel ve ideolojik bir birliğe dayandırmaktadır. Kültürel ve siyasî milliyetçi faaliyetleriyle Yusuf Akçura gibi tarihçilerin etkisinde olan Gökalp, siyaset felsefesini, milliyetçilik ve tarihçilik anlayışını; meşhur “ şahıs yok millet var, hak yok ödev var “ sözüyle dile getirmiştir. Gökalp, tarihin geniş anlamda topluma dayandırılması gerektiği, tarihin görevinin ise milliyetçilik ateşini yaymak olduğu inancına sahiptir. Tarihi, toplumun incelenmesi çalışmalarına dayandırmakta; millî toplum hakkında sağlam bilgilere sahip olmanın milliyetçi idealleri güçlendirmek için gerekli olduğu görüşünü savunmaktadır. Gökalp’ten önce, her tarih çalışması siyasî bir nitelik taşımasına karşılık, Gökalp bir sosyolog olarak sosyal ve ekonomik müesseseler tarihi, idarî tarih, hukuk tarihi gibi Türkiye’de yeni sayılabilecek tarih konularını ortaya koymasıyla tanınmıştır.
Gökalp, Durkheim gibi tarihçiliği objektif ( tarafsız ) ve millî tarih olmak üzere iki sınıfa ayırmaktadır. Halkı yönlendirme amacını taşıyan millî tarih, değer yüklüdür ve pedagojik özelliğe sahiptir; tabiî olarak siyasî ve ekonomik açıdan beklenilen bir geleceğe yöneliktir. Gökalp’e göre, objektif ( tarafsız ) tarih insanlığın hafızasıdır, millî tarih ise milletin vicdanıdır . Objektif tarihi bilimsel tarih olarak değerlendiren Gökalp, bu çeşit tarihte sosyolojinin önemli bir rol oynadığını belirtmekte, tarihçileri millî tarihin serbest metotlarını, objektif tarihe taşımamak gerektiği hususunda da uyarmaktadır. Bu iki tür tarih yazıcılığı konusunda Gökalp, açık seçik bir ayırım yapmamıştır. Buna karşılık Cumhuriyet döneminin milliyetçi tarihçileri, kaba bir tasnifle millî tarih lehinde bir tercih yaptılar.
Milletin ve millî tarihin tanımında dil ve dini başlıca unsurlar olarak saymak mümkündür. Çünkü, dilin çeşitli siyasetlerle çelişen bir yanı yoktu. Bu bakımdan dil,tanımlamada başvurulan en sağlam faktör olarak alınmıştır. Din de önemli bir unsur olarak alınmış, Rusya Türkleri gibi çeşitli siyasî birimlerden gelen Türkleri bir arada tutabilmek için bir araç olarak kullanılmıştır. Kısacası, hem ırk hem de kültür bu dönemde millî kimliğin vazgeçilmez unsurları olarak kabul görmüştür.



4. Tarih Alanında Kurumlaşma

Millî tarihçiliğin gelişiminde İkinci Meşrutiyet dönemi bir dönüm noktasıdır. 1908 Anayasasının getirdiği düzenlemeler, siyasî ve sosyal hayatta bir takım değişikliklere yol açtı. Bu dönemde birçok siyasî teşkilât kuruldu; birçok gazete, dergi ve süreli yayın çıkmaya başladı. Siyasî, sosyal ekonomik ve kültürel çalkantıların yaşandığı bu dönemde, herşeye rağmen modernleşme yolunda önemli ilerlemeler kaydedildi. Daha önce başlamış bulunan Türkçülük faaliyetleriyle bir uzlaşma sağlandı.
Türklüğün kökenlerine duyulan ilgi, eğitim alanındaki yenileşme faaliyetlerinin tarih çalışmaları üzerinde yoğunlaşmasını sağladı. Şahlanan milliyetçi duygular, Osmanlı öncesi Türklerin daha yaygın biçimde incelenmesini; yenileşme faaliyetleri tarih yazma ve araştırma yöntemlerinin geliştirilmesini; özellikle inceleme ve geliştirme faaliyetleri sonuçlarının eğitim sisteminde yer almasını gerekli kıldı. 1900’lü yılların başlarında Darülfünûn’da “ Tarih-i Umumî “, “ Tarih-i Düvel “ gibi birkaç tarih dersi okutulurken, eğitim politikası daha belirgin bir duruma geldikten sonra tarih bölümünde verilen derslerin sayısı çoğaldı. Türk Tarihi, İslâmî Düşünce Tarihi, Yunan ve Roma Tarihleri, Türkiye ile Avrupa Devletleri Arasındaki Diplomatik İlişkiler Tarihi, Güzel Sanatlar Tarihi, Orta Çağ Tarihi, Doğu Klasikleri Tarihi gibi...
Bu dönemde, eğitim alanındaki düzenlemeler, millî kimliğin Türk olarak tanımlanması, Osmanlı öncesi Türklerin modern ( Avrupa ) yöntemleriyle incelenmesi, “ bilimselcilik ile milliyetçiliği “; Ziya Gökalp’in düşüncesinde olduğu gibi aynı kapsamda birleştirdi. Bu düşünceyi gerçekleştirmek için, İttihat ve Terakki Cemiyeti ( Fırkası ) nin ( 1909 - 1919 ) yönetiminde, Türklerin modern bir biçimde ilerlemesi amacına yönelik olmak üzere eğitim bütünlüğünün savunulması, “ bilimsel dayanışma “ anlamında ideolojik ve kısmen yasal devlet politikası olarak benimsendi ve uygulandı.
Yirminci yüzyılın başlarında birer tarihî kimlik olan Osmanlıcılık ve Türkçülük tanımları arasındaki çelişkilere dayalı kurumlaşmalar gerçekleşti. Avrupa’da olduğu gibi milliyetçi fikirlerin yayılmasına paralel olarak Osmanlı tarih yazıcılığı da yeni bir safhaya girdi. Bazı cemiyetler ve yayın kuruluşları bünyesinde teşkilâtlanan milliyetçilik; tercüme faaliyetleri, uyarlamalar ve yeni edebî türlerin tanıtımıyla yayılmaya başladı. Finlandiya ve Macaristan gibi yeni kimlik kazanmış ülkelerin takip ettiği edebî ve millî kurumlaşma ile yayın faaliyetleri Osmanlı Devleti’nde de gelişti. Bilime, milliyetçi akımlara ve Türkçülüğe duyulan ilgi; Türk Derneği, Tarih-i Osmanî Encümeni, Asar-ı İslâmiye ve Millîye Tedkik Encümeni - Millî Tetebbular Mecmuası -, Türk Ocakları gibi kurumlarda ve bu kurumların yayınlarında yer almaya başladı. Bu kurumlar ve çıkardıkları yayınlar, devlet veya toplum olarak Osmanlı realitesi ( gerçeklik ) nin içinde ya da dışında olsun Türk kimliğine bağlı daha güçlü bir milliyetçilik için mücadeleyi ön görmekteydi.
Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Türk tarihinin incelenmesi teşkilâtlı bir faaliyet olarak yürütülmeye başladı. Türk Derneği, aralarında Ahmed Mithad, Necip Asım, Veled Çelebi ve Yusuf Akçura gibi tarihçilerin bulunduğu bir grup tarafından 1908’de kuruldu. Kuruculardan sadece Yusuf Akçura, hem Rusya’da hem Paris’te tarih öğrenimi görmüştü. Türk Derneği, Türk milliyetçiliğini esas alarak kurulan ilk dernek olma özellğini taşımaktadır. Derneğin amacı nizamnâmesinde şöyle açıklanmaktadır:

Cemiyetin maksadı Türk diye anılan bütün kavimlerin mazi ve hâldeki âsar, ef’al, ahval ve muhitini öğrenmeye ve öğretmeye çalışmak; yani Türklerin asar-ı atikasını, tarihini, lisanlarını, avam ve havas edebiyatını, etnografya ve etnologyasını, ahval-ı içtimaiye ve medeniyeti hazinelerini, Türk memleketlerinin eski ve yeni coğrafyasını araştırıp ortaya çıkararak bütün dünyaya yayıp dağıtmak ve dilimizin açık, sade, güzel, ilim lisanı olabilecek süratte geniş ve medeniyete elverişli bir dereceye gelmesine çalışmak ve imlâsını ona göre tedkik etmektir.

Derneğin aylık yayın organı olan “ Türk Derneği “ dergisi 1911’de 6 ve 1912’de 1 olmak üzere 7 sayı çıktıktan sonra kapanmıştır. Bu dergide, Türk tarihi ve Osmanlı toplumu üzerine yazılmış makaleler yayımlanmış, makalelerde esas olarak dil sorunu ele alınmıştır. Dernek ve dergi yerini “ Türk Yurdu “ adlı dernek ve dergiye bırakmıştır.
Derneğin kurucularından Yusuf Akçura, Türk milletinin siyasî iktidarı ve Türklüğün geçmişini ispatlayacak “ bilimsel “ bir Türk tarihi ortaya çıkarma amacını gütmekteydi. Tarih yazımında milliyetçilikle bilimsel bir yaklaşımın ele alınması Akçura’nın makale ve diğer eserlerinde görülmektedir. Fransız pozitivistlerinin etkisinde kalan Akçura, “ Tarih ve Ulum “ adlı makalesinde, tarih ve bilim arasındaki ilişkiye dikkatleri çekmekte, bilimsel bir tarih yazımı için gerekli şartları şöylece ortaya koymaktadır : “ Her şeyden önce tarih yazılı belgelere dayandırılmalıdır, ancak bunlar tenkîde tabi tutulmalıdır “ . Akçura makalelerinde, Seignobos’un görüşlerini Türk tarihçiliğine uyarlama çabasında görünmektedir.
Tarih bilimine vukufuyla tanınan Sultan V. Mehmet Reşat’ın önderliğinde, Osmanlı Tarihi’ni terk edilmişlik ve sahipsizlik durumundan kurtarmak için etraflı bir Osmanlı Tarihi’nin yazılması ve Osmanlı Tarihi’ne ait belgelerin toplanması amacıyla, 27 Kasım 1909 ( 14 Teşrinisâni 1325 )’da Tarih-i Osmanî Encümeni kuruldu. Necip Asım tarafından kaleme alınan “ Tarih-i Osmanî Encümeni Talimatnâmesi “ nde Encümenin görevi, Osmanlı Tarihi’ne ait risale, evrak ve kayıtları toplamak, basmak ve yayınlamak olarak belirtilmektedir. Harcamaları Padişah hazinesi ( ceyb-i hümayun ) tarafından karşılanan Encümen, Osmanlı Tarihi’ni yazabilmek için her türlü vasıtayı kullanabilme ve arşivlerde inceleme yapma yetkisine sahipti .
Tarih-i Osmanî Encümeni, 9 Şubat 1910’da Bâb-ı Ali Sadaret Dairesi altındaki vakanüvislik odasında Abdurrahman Şeref’in başkanlığında ilk toplantısını yaparak çalışmaya başladı. Encümen ilk toplantısında, yazacağı Osmanlı Tarihi’nin planını ve üyeler arasında iş bölümünü yaptı. Osmanlı Tarihi’nin birinci cildinin yazımı görevini Necip Asım ve Mehmet Arif’e verdi. Encümen, bu toplantıda ayrıca iki ayda bir “ Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası “ adlı bir derginin yayımlanmasını kararlaştırdı.
Encümenin mecmua yayınlamasındaki amacı, yazılacak tarihin metnine aynen ve tamamen giremeyecek araştırmaları, vesikaları ve Türkçe veya yabancı lisanlardan tercüme edilmiş risaleleri yayınlayarak “ Osmanlı Tarihi “ ne zemin hazırlamak ve mütalâa meraklılarının bilgilerini genişletmeye ve fikirlerini uyandırmaya hizmet etmek olarak belirtildi. Mecmuada, Osmanlı tarihinde bulunmayan veya yeteri kadar belirlenmemiş olan ve diğer dillerde yazılmış olan olaylar hakkında araştırma ve değerlendirmeler, ortaya çıkarılacak tarih vesikaları, diğer tarih encümenleri ve üyeleri ile yapılan haberleşmenin yayınlanmasına karar verilen kısmı, encümende kabul edilen kararlar, bütün lisanlarda Osmanlı tarihi ile ilgili eserlerin bibliyografyaları ile henüz yayınlanmamış olan tarih risalelerinin ( tefrika olarak ) yayınlanması ön görülmüştü .
Mecmuada esas olarak Osmanlı tarih yazımına ve Osmanlı tarihine yer verilmiştir. Osmanlı öncesi Türkler ve Anadolu üzerine yazılar sadece birkaç defa yayımlanmıştır .
Necip Asım ve Mehmet Arif, Türk Derneği’nin tüzel kişiliği altında Osmanlı Tarihi yazmaya başladılar. Yedi yıllık uzun bir çalışmadan sonra Osmanlı tarihine ait tek cilt yayımlanabildi. Bu cilt, Fuat Köprülü, Yusuf Akçura ve Ahmet Refik tarafından ciddi biçimde tenkit edildi. Yusuf Akçura, Necip Asım ile Mehmet Arif’in yazdıkları tarihin Osmanlı vakanüvislik geleneğinin bir devamı olduğunu ileri sürmüştür . Akçura’ya göre, yeni tarih yazımı pozitivizme dayanmalı ve milliyetçilik ateşiyle aydınlanmalıdır. Bu milliyetçiliğin adı da Türkçülük’tür. Fuat Köprülü tenkidinde; söz konusu tarih kitabının bilimsel metod ve zihniyete uygun olmadığını öne sürmüş, bu iddiasını desteklemek için bilimsel metod ve belgelerden yararlanarak tarih yazdıklarını iddia ettiği F. de Coulanges, E. Lavisse ve A. Sorel gibi Fransız tarihçilerinden, T. Mommsen gibi Alman tarihçilerinden örnekler vermiştir. Bununla da kalmamış, Necip Asım ve Mehmet Arif’in yazdığı kitap hakkında; “ Bu yazarlar bir toplumun, bir milletin, bir devletin tarihî kaynakları olarak askerî ve siyasî kaynaklar üzerinde durmuşlardır... Bununla yetinilemez, tarihçiler, tarihî olaylar hakkında coğrafî, etnik ve siyasî olaylara da bakmalıdır “ biçiminde çarpıcı bir değerlendirme yapmıştır.
Bilimsel metotlara ve sosyolojiye duyulan ilgi; Fuat Köprülü, Ziya Gökalp ve benzeri tarihçiler tarafından kurulan ve aralarında Alman, Macar ve Fransız üyelerin de yer aldığı “ Asar-ı İslâmiye ve Millîye Tedkik Encümeni “ nde anlamını buldu. Aralarında Bursalı Tahir Bey, Veled Çelebi, Necip Asım ve Mehmet Arif Bey gibi Türk Derneği’nin bazı üyeleri bulunan kişiler, kurulan bu Encümene katıldı. Encümenin yayın organı “ Millî Tetebbular Mecmuası “nda 1915’te Encümenin tüzüğü yayımlanmıştır. Tüzükte, Encümenin amacı şöyle açıklanmıştır :
“ Encümen Türklere ait müessesatı diğer milletlerin müessesatıyla mukayese ederek Türk milletinin hangi enmuzec-i içtimaiye mensup ve tekâmülün hangi safhasında bulunduğunu arayacaktır. Türklere ait müessese hakkında yapılacak tetkikat vesaik-i kafiyeye istinad edecektir. Tetkikat sahası din, ahlâk, hukuk, iktisat, lisan, bediiyat, fenniyat, bünyeyi içtiamiye gibi hususattır. Bu müesseselerin Türk harsında ve İslâm medeniyetinde mevkiini tayin etmek ve yek diğeri ile revabıt ve münasebatını bulmak encümenin saha-ı mesaisine dahildir “ .

Millî Tetebbular Mecmuası, tarihin sosyal ve kurumlaşma açısından incelenmesi yönünden oldukça önemli bir yere sahiptir. Beş defa çıkabilen dergi, geleneksel tarih yazımının bir devamı olarak değerlendirilen Tarih-i Osmanî Encümeni dergisinden farklıdır. Fuat Köprülü ve Ziya Gökalp, Encümen faaliyetlerinde ve yayın organı dergide çok önemli roller üstlenmiştir. Ziya Gökalp’in sosyal yapıları inceleyen önemli bir çalışması, derginin 2 ve 3. sayılarında yayımlanmıştır.
Tarih alanında faaliyet gösteren dernekler ( cemiyetler ) arasında en uzun süreli ve en etkin olanı 1912’de bir grup askerî, tıbbiye ve mülkiye öğrencisi tarafından kurulan Türk Ocakları’dır.
Kurucu öğrencilerin ortak özellikleri pozitivizme ve bilimsel açıklamalara (metodlara) inanmalarıdır . 1911’de yayımlanmaya başlayan “ Türk Yurdu “ dergisi, bu öğrencilerin ilham kaynağını teşkil etmiştir. “ Türk Yurdu “ dergisi, 1912’de Türk Ocaklarının yayın organı oldu.
Dönemin tanınmış edebiyatçı ve milliyetçilerinden Mehmed Emin, Ziya Gökalp, Halide Edip, Hamdullah Suphi, Ahmet Ferit, Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Hüseyinzâde Ali ve diğerleri Türk Ocaklarında toplandılar. Bu grup, Türk milliyetçiliğinin kültürel ve entellektüel açıdan güçlendirilmesinde tayin edici bir rol oynadı. Ocaklar bir üniversite gibi faaliyet gösterdi.
5. Türk Ocakları

Türk Ocakları, birçok tepkilere ve muhalefete maruz kalmasına rağmen, 1931’de Cumhuriyet Halk Partisine bağlı bir kurum hâline getirilene kadar ( 20 yıllık süre içinde ) varlığını sürdürdü. Türk Ocakları, 1917’de sadece İstanbul’da 1800 üyeye sahipti. Bu üyelerden 1600’ü daha önce üniversitede öğretmenlik yapmış kişiler ile üniversite öğrencilerinden meydana geliyordu. Ocakların, İstanbul dışındaki bazı merkezlerde 16 şubesi bulunmaktaydı.
Türk Ocakları; halk hikâyeleri ve şiirleri, Fichte, Voltaire ve Aristo gibi klasiklerin çevirileri, coğrafya ve mahallî sanatlar üzerine çalışmalar, Ermeni ve Kürtler üzerine yapılmış incelemelerin çevirilerini yayımladı. Yayımladığı tarih kitaplarında milliyetçi ve Türkçü motifler belirgin olarak yer almıştır. Ocakların yayın ve diğer faaliyetlerinde ırkçı ve yayılmacı eğilimler görülmemektedir. Ocakların faaliyetlerinde Rusya Türklerinin popülist / muhalif milliyetçilikleri göze çarpmaktadır. Yayın ve faaliyetlerinde, eski Türklerde ve An"

 

· Daha fazla osmanlı toplum yapısı
· Haber gönderen mehmetipci


En çok okunan haber: osmanlı toplum yapısı:
Bir Babanın Yürek Yangınları




Ortalama Puan: 3.17
Toplam Oy: 81


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü






 Yazdırılabilir Sayfa  Yazdırılabilir Sayfa

 Bu Haberi Arkadaşına Gönder  Bu Haberi Arkadaşına Gönder



Ziyaretçi İstatistikleri

Açılış Sayfası Yap

Mehmet İPÇİOĞLU tarafından hazırlanan bu site.


3 Temmuz 2001'de aramızdan ayrılan Nejat Göyünç'e İthaf Edilmiştir




Sayfa Üretimi: 0.208 Saniye